29 Nisan 2012 Pazar

üstelik meyve olduğu halde yıllar yılı sebze diye geçiştirilmiş


şeftali kokulu kiremit renkli oda
mutsuz bugün
pespaye ve kenara fırlatılmış
birkaç milyon ışık yılı uzakta
olması gereken gereksiz
bütün hisler içine doluşmuş
duvarlarındaki kitapların yalnızlıktan
mecali kalmamış
kendilerini fırlatmışlar sağa sola
filmler izlenmemekten şikayetçi kalemler
kör olup yazamamaktan

cebimde iki sinema ya da tiyatro bileti
taşıyacak kadar cesur
olmadım hiç
fazla tahammül etmekten
tahammül edilmeyi unutmuş
45'lik taş plağın isyanını dinlemektesiniz
pikniklerde kazılan ateş çukurunun bir köşesinde
çay demlemekten bıkmış karanlık
benzini renklendiren renkli yazıları karartılmış
aynı şeyler piknik tüpünün üstüne
yerleştirilen eski demir 25 bin lira
için de geçerli
karanlık geceleri aydınlatmak adına
köylü mucidliğinin esirleri bu ikisi

bir namusun bekçiliği görevini
üç nesildir devam ettiren
ceviz çeyiz sandığının halini
düşünemiyorum bile:
bağrına bastığı dantelalar
lifler ve oyaların ağırlığı altında
yıllarca ezildiği yetmiyormuş gibi
evladiyelik de olmuş
yüzümüzü eskittikleri gibi
onu da eskitmişler

suyu sıkılmış limon
hiçbir işe yaramaz
bazı uyanık anneler
kabuklarını önceden
değerlendirmediği sürece
limon suyundan başka
hiçbirşeydir
üstelik meyve olduğu halde
yıllar yılı sebze diye geçiştirilmiş


burdan iki tartışma konusu çıkabilir
meyve ya da sebze gibi gruplara
ayrılmalı mıyız
yoksa hepimiz aynı yolun
yolcusu muyuz
şu da var
çeri domatesleri düşünürsek
onlara erişmek için
belirli bir maddi iyilik haline
erişmemiz de gerekmez mi

karnımızın ağrısını alsın diye kullandığımız
kiremit tuğlaları da düşünürsek
ya misafir için saklanan çatallar
nevresim takımları özel yiyecekler
sadece özel misafirler için
yüzden düşmemesi gereken
o uyarılmış gülücük de
neyin nesi öyle
özel sevişmelere saklanmış
dantelli donlar
özel insanlara yapılan özel makyajlar
kasılmaktan yenemeyen tırnaklar

lütfen biri bana
bunları yazdığım için çıkıp da
gerizekalı desin
ama ince kısmı altın sarısı
ikisi ince biri kalın
üç şeritle çevrilen
sadece özel insanlara sunulan
çay bardaklarına ne diyeceksiniz
bana hiçbir şeyi kanıtlamanızı istemiyorum

özel günlerimde tavan yapan
ama genelde hep üzerimde olan
aksiliğim huysuzluğum yalnız kalma isteğim
özel günüm olmamasına rağmen
öldüren marjinal optimum bileşeniyle
yine üzerimde

canım çok sıkılıyor
iyi geceler

dipnot: ben altta kalmayı
hiç sevmiyorum

lümpen kroleter&cihan ci.

23 Nisan 2012 Pazartesi

"hem insan ne kadar taşıyabilir şuncacık yüreğinde
bunca gemiler bunca tirenler gazeteler
oradan oraya taşırken en kötü haberleri"

 turgut uyar

9 Nisan 2012 Pazartesi

Sevgilim

sevgilim
ecza dolabının raflarında bekle beni
bir tüp diş macunu, bir şişe siyanür
ve zambak kokulu sabunlar

sevgilim
Büyük Millet Meclisi'nde bekle beni
kürsüdeki yerimi ısıt
Güzel Konuşma Dersi vereceğim hiç ağzımı açmadan

sevgilim
iki bilinmeyenli bir denklemde bekle beni
matematik tanrısının sonsuzluk evi
ve akıl hastanesinin sisli bahçesi

sevgilim
bir kedi pençesinde bekle beni
yüreğinde deltalı tırmık izleri
ve karikatür saraylar

sevgilim
polis otolarının fırıl mavi ışığında bekle beni
sakallı kaldırımlar, guguklu saat suçları
ve tarçın kokulu şizofren

sevgilim
Çocuk Kalmışlar Derneği'nde bekle beni
' hepsi pekiyi ' süt dişlerin, korsan gemilerin
ve altını ıslatmış bez bebeğin

sevgilim
bu şiiirin çıkışında bekle beni
saat kulemizi geçenlerde yıktılar



Akgün Akova

18 Mart 2012 Pazar

aşkımızın o kararan

1.
koştum sana geldim ey acı

ey terkedilmiş
ilençli dinginlik

ey yenilmiş
bir aşkın şarkısı

işte geldim.

bir daha dönülmeyen
o noktada

yıkık

barakalarla kaplı
bir çıkmaz sokakta

erirken

akşamın köpüğü

sadece
yalnızlıktı

her şey tenha.

2.

bakın orda

tozlu yapraklarında

eski
anıların

bakın orda
bir eylül

vurunca hayatımızın
bordasına

ne çıkar

eylülse eylül

bakın orda

bir adam saklanıyor
bir otel odasında

esmer gözlüklü

bir adam
saklanıyor üç yıldır

adı behçet aysan.

3.
ve hüzünlü günler
sürer giderdi

ben de biner giderdim
bir düş atına

yakalayamazdı

küflü ıslak
taş avlular

biner giderdim

al bir düş atına.

4.
ey gümüş yürek burgacı

ey yenilmiş
bir aşkın şarkısı

ey keder
ey acı
işte gidiyorum

düşerken
ardına söğütlerin

kan
portakalı

gibi bir güneş

düşerken ardına bütün
mutlulukların

ve

aşkımızın bizim
o kararan

behçet aysan

16 Mart 2012 Cuma

Halepçe Katliamı

1991'de, Saddam Hüseyin, kendisine karşı ayaklanmış olan Şiilere ve Kürtlere karşı bir "Temizlik Operasyonu"na girişti.

Irak nüfusunun yüzde 20'sinden fazlasını oluşturan
4 milyon Kürt, soykırım tehlikesiyle yüzyüze kaldı.

İnsanlar, önüne çıkanı öldürerek kuzeye ilerleyen Saddam ordusunun önünden kaçmaya başladılar.

Zengin, yoksul, köylü, şehirli bir milyon insan, bir anda, yersiz yurtsuz, çaresiz bir göçmen topluluğuna dönüştü.

Yaklaşık 450 bini, hafızalarında Halepçe katliamının dehşetiyle, Irak-Türkiye sınırına yığıldı. Diplomatlarla politikacılar için kısa, can korkusu çekenler için fazla uzun bir tereddüt döneminden sonra, sınır açıldı.

"Kuzey Irak", çoğumuza "terör", "bölücülük", "sınır ötesi harekât", "kırmızı çizgi" gibi politik-stratejik lafları hatırlatıyor.

Haritalara bakınca, olsa olsa, farklı renkte taranmış bir bölge görüyoruz.

Haritalar, ağaçları topluca, yeşil bir leke olarak gösterir. Haritalarda dağlar soğuk değildir. Haritalardaki ırmaklar akmaz. İnsanlar ise, haritalarda hiç görünmez.




15 Mart 2012 Perşembe

hüzünlü şarkı

Ben bu şarkıda çokça hüzün buldum, siz ne bulursunuz bilmem. Dillerini de bilmem çingenelerin ama seviyorum galiba onları çünkü üzülürken bile ritmik üzülüyorlar. İyi üzülmeler.

29 Şubat 2012 Çarşamba

sevgilime bir kefen

Alçak sesle uçuyor üzerimden
saçları kına yakılmış bir kadının mihrâbı
bu gövermiş güz günleri çıldırtır
çileden ve kitaplardan çıkartır insanı
urlar, karınca cesetleri
titreyişlerle örtülür üstüm
merak
bir devrimcinin hazırlığıdır
ve alçacık bir sesle uçar üzerimden
kanser, begonya, ölüm.

Beyaz tülbentler camın arkasında
ve çıkarılmış insan gözleri
kırk batman ağırlığında sahici insan gözleri
bağrına taş basan ana
o ananın ölüsünde kalkan toz
ey acılar gardiyanı, ey güz günleri.

Bir isyankâr çetecinin yağmuru altında
kendi kavruk güzelliğimi yumrukluyorum
kulunç gibi giriyor öğleden sonraları cumartesinin
umudum
ki hırçın bir hayvandır durmadan
kalgıtır banknotları, miting alanlarını.
Ve tarçın kokusu ve yorgunluklarla
oturduğumuz evleri tıkayan
merak
bir devrimcinin hazırlığıdır.

Yıkanır bazı bakır dövücüleri çarşılarda
şakırtılarla sürüklenir bazlama açan kadınlar
dibeklerinde inatlarını döven
hınzır umutlarını döven kadınlar şakırtılarla.

Benim harcım değil bir yar sevmek gizliden
her yanım bin türlü merakla dalanmakta
o loş buhur kokuları, analarımız
aşererken toprak yiyen analarımız
yüreğimin palamarlarını çözüyor aya karşı
gökçe sancım zonkluyor bileklerimde
zonkluyor talaşlar, talaşlar
şakağıma vuran balyozun talaşları.

İsmet Özel