16 Mart 2017 Perşembe

Sadece Arkadaş Olmak İçin Eklemiştim

Bir gün elimde zencefil aromalı Beyoğlu Gazozu ile gök yüzünü ve katmanlarını delerek uzaya karışacağıma inanıyorum. Sağ elimin sol elimden daha fazla üşümesine anlam veremiyorum. Kuzu şişe, kıymalı bezelyeye, limonlu çiz keke, şekersiz filtre kahveye itimadım tam. Halay sonrası akan terin soğumasının tadını bilemezsiniz. Anlatacaklarımı birer cümleyle ve birbiriyle bağlantısız aktarıyorum. Her konuşma başlangıcımı anlamlı bir sonuca bağlayamıyorum. Adet kanı garip bir şey. Vistoria’s Secret Endless Love spreyiyle düzenli bir ilişkimiz var. Kapitalizme içkinim ancak o kötü birisi. Masamda kırılmış bir pencere kulbu oturmuş bana bakıyor. Öğretmenlik zamanlarımdan kalan tahta kalemleri masamda kurşun asker. Mandala desenli kalemliğimi hala boyamadım. Uğur Gürsoy’un Fırat karakterinden soğumaya başladım. Gastritime ilaçlar fayda etmiyor. Erken ölmekten korkmuyorum ancak intihar etmeyi de pek düşünmüyorum. 3lü priz tam anlamıyla keriz. Yazar burada komiklik yaptı. Yeni bir masa lambası aldım, odamın karanlığına gömdüm. Odamın tavanında minik yıldızlar barınıyor. Yine söylüyorum konuşmalarımı anlamlı bir bütün haline getiremiyorum. İnceldiği yerden kopanlar, ne ara inceldiler?

Sol ayağım sağ ayağımdan daha fazla üşüyor. Şarkı yazmak istiyorum. Şarkı söylemek istiyorum. Sadece koşmak istiyorum. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yaşayanlar komşumdur. Her canlı elbet bir gün ölümü tadacaktır. Duanla yaşamadım ki bedduanla öleyim. Son ses sessizlik, dışarıda bir gerizekalı bağırıyor. Argolardan uzaklaştım, eskisi gibi küfretmiyorum. Mor rengi seviyorum. Magnum dondurma artık hoşuma gitmiyor. Şerbetli tatlı sevmem. Yokluk günlerimde yemek seçmem. Ayakta işemeyi isterdim. Her canlı gibi osuruyorum. Yeşil renk ve tonlarıyla düzenli bir ilişkim var. Anal dönemde yaşananlarla herkesin bir sorunu var. Klavyemin bir ayağı kırıldı. 3 dişim döküldü, 2 dişim kırık, 4 tane de dolgu evlat edindim. Boş zamanlarımda demon besliyorum. Sadece arkadaş olmak için eklemiştim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.


İyi geceler dilerim. 

2 Mart 2017 Perşembe

Yarım Günün Söylencesi

Çok büyüdüm ben son bir senede. Ölmediğime sevindiğim günler bile oldu. Çok ağladım, az güldüm. Hayatmış, sırtta yükmüş, ıhlamurmuş; ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş. Her terk eden bunu söylüyor, klişe. Ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş.

Olduğuna inandığım şeyler aslında yokmuş. Olduğuma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.

Baharı başka başka şeylerde gördüm. Mesela kaldırım taşlarının kırılmış, bulunamayan parçalarında. Bir bardak tabanının içindeki zararsız çatlakta. Bütünden kaçmakta olan her şeyde baharı gördüm. Mesela gürbüz açılmış bir papatyanın kopan yaprağında.

Baharı değişen fotoğraf pozlarında, arkadaş ortamlarında, yalnız başına farklı üç odada aynı anda gördüm. Bir kolu başının altında, diğer kolu göğüs kafesine sarılı, mavi bir battaniyenin karanlık altında. Füruğ okurken gördüm mesela Umut Sarıkaya’ya gülerken de. İnsan kendini her ne hallerde görebilirse, gümüş kordonu kopmadan mesela bir astral seyahatte, gördüm işte; bedenin varlığından kopmuş gibi gördüm.

Çok büyüdüm ben son bir senede. Tebdili mekânda ve getirdiği ferahlıkta, bir o yana bir bu yana, değişmeyen bir takım şeylerin hattında koşarak çok büyüdüm. Özlem’in hediye ettiği el yapımı Trabzon perdesi nasıl sevilir, öğrendim. Anne nasıl özlenir, insan neyi gerçekten sever, insan kendinden 21 yaş küçük kardeşini ne kadar özler, insan aynaya bakarak nasıl ağlar? Hepsini öğrendim. Kendimi korumayı, kendim olmayı, kendimi kaybedip tekrar tekrar bulmayı, öğrendim.

Baharı başka başka şeylerde gördüm. Tenha sokaklarda tek başına, bir kübik kamaranın korkunç sonsuzluğunda, iğnelenmiş vesikalık bir fotoğrafta ya da tek umudu ekilecek 2-3bin kök saçtaki bir genç adamda.  Memeleri sarkmış, aldatılmış kadınların sorularında bile gördüm. Bahar unutabiliyordu kendini, sevmediği bir işin mesai aralarında. Bitmeyen şeylerden çok bitenleri dert ediyordu. Kafasında binlerce soru yalnızca yürüyordu. Bir Chopin notasında insan olmanın dayanılmaz hüznüyle, garip neşesiyle ve tadılabilecek tüm duygularda vardı.

Olmadığına inandığım şeyler aslında varmış. Olmadığıma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.


Çok büyüdüm ben son bir senede. Çok bahar gördüm. Öldüğüme sevindiğim günler bile oldu. Ihlamura tarçın attım, limon sıktım, sigara yaktım. İnsan gittiği her yere düşüncelerini götürüyormuş, gittiğin her yer peşinden geliyormuş. Her giden bunu söylüyor. Ama insan terk ettiği her yeri peşinden getiriyormuş.


25 Aralık 2016 Pazar

pazar sohbeti niyetine

Sonra neden birden çocukluk arkadaşımın kocaya kaçmadan evvel mahalledeki şişko bakkal Nuri’den çubuk kraker ve jelibon alması geldi aklıma, sene 2014… Uzaklara daldım, daldım.

...

Büyük kardeşimi sünnet olduğu gün, toprak yollu mahallemize dökülen mıcırların asfalt geleceğine delalet olduğuna sevindik. Hatta sünnetin hayırlı bir vesile olduğunu bile düşünmüştü annem. Aşırı duygusal ve komik şeylere bile duygusallaşan birim ben, god damn it.

Tankerlerin peşinden mavi bidonlarla koşuyorduk, su doldurmak için. Şebeke suyu yoktu, trajikomik etkinlikti. Bu rezaletin kendinden ziyade 5 yaşında olduğum zamanlardı ve sabah evden kaçar akşama kadar kaybolur, eve gelince dayak yerdim. O dayağa rağmen nasıl bir mutluluk yaşıyordum anlatamam.

...

Dedem simit sattı yıllarca. Henüz çift basamaklı yaşlarımda değildim. Dedem çuval boyutundaki siyah poşetlerle baya simit getirirdi bize gelirken. Poşetlerin içinden açma ve çatal çıktığında ekstra sevinirdik. Bazen poğaça ve börek bile çıkıyordu. Çılgınlar gibi mutlu olurduk.

...

Eskiden semt pazarında zabıta yoktu. Rahatça su satardık yaz zamanları, “ buz gibi soğuk sudan içen” diye nameli bağırışlarla. Bir yaz teyzemgille pazarlara çıkmıştım. Sebzecinin yanında çalışıp para kazanıyor eve sebze falan getiriyor mutlu oluyordum. Teyzemler kilim satıyorlardı, semt pazarlarında. Semtte o gün pazar yoksa, sokaklarda kırmızı arabayla gezerek satış yapmaya çalışırlardı. Arabanın mikrofonlu, megafonumsu bir zımbırtısı vardı. Bizim mahalleye geldiklerinde arabaya biner, mikrofonu ele geçirmenin yollarını arardım. Elime geçtiğinde çirkin sesimle anlamsız türküler söylerdim bütün mahalleye. Sami eniştem biraz huysuz bir adamdı ama severdi beni. Bazen çocuklarla toplaşır, bütün dünyaya sesimizi duyuruyormuşçasına, mikrofondan şarkılar söylerdik. En sık söylenen türkü “burası muştur, yolu yokuştur”du.


Sene 98 falandı sanırım. Sezai abim ve Atakan abim, bize gelirken muz likörü getirmişlerdi. O akşam içilmişti likörün bir kısmı, bir kısmıysa kalmıştı. Sabah uyandığımda tepeme dikip yuvarlamıştım likörü. İlk sarhoşluk deneyimimdi, hayal meyal hatırlıyorum.


Mahallenin marijinal ailesiydik biraz sanırım. Evimizin duvarlarında Hz. Ali resmi vardı, komşular kim olduğunu biliyorlardı ancak –taciz olsun diye- anneme kim bu adam deden mi falan diye sorarlardı hatırlıyorum. Annem de engin dini bilgileriyle döverdi onları kendince. Bu da ayrı bi  komiklik.

Annemle babam severlerdi birbirlerini o zaman. Sarılırlardı, öperlerdi hatırlıyorum. Bi akşam üstü, annemle babam koltuğa serilmiş televizyon izliyorlar. Biz de çocuklarla kapının önünde oyun oynuyoruz. Neyse su içmek için komşunun kızı Sevcan eve girmiş, o esnada oturma odasında babamı, annemi öperken görmüş. Bütün mahallede bir hafta konuşulmuştu. Aleviler öpüşüyormuş falan. Sanki Sünniler öpüşmüyor ne garip.

...

Akşam akşam ıvır zıvır bir sürü şey geldi aklıma. Gülümsedim. Sonra aklıma sevmek geldi. Birini sevmek incelik istiyor. Küçük bir ağacı, güzel bir şarkıyı, bir bebeği, kardeşini, bir insanı… Sevmek güzel şey, hummalı şey, incelikli… Acı da bir şey galiba. İnsan severken güzel yine de. Sevmek ama tek başına bir şey. Herkes kendince, kendi üslubunca seviyor….


23 Ekim 2016 Pazar

Çeliktepe'de Bir Oda

Ne zaman bir aşk olsa adı mutsuzluk oluyordu. Cennetin şol değildi ırmakları ve asi kızlar “sometimes a person never comes back” diye isyan çıkarıyordu. Kına gecelerinde gizlenen zulmün ve bir insanı sevmenin yüklediği acıya isyan ediyordu kızlar. Doğacak kızları için endişeli olanlar sakınıyordu ve adını hiç bilmedikleri insanlar onlara alkış tutuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, bu dünyaya açılıyordu camları. Çift camlardan ses gelmiyor türküsü boşa çıkıyordu çünkü sokaktan gelen motor sesleri, sokak gürültüleri, bir gelin alma merasimi ve diğerleri hepsi içeri hücum ediyordu. Hikayesini bilmediğimiz ama tahmin edebildiğimiz milyonlarca ya da milyarlarca insan-lar. Her birini keşfimiz, yeni bir dünya diye anlam bulurken o anlamları yaratanın biz olduğunu anlamayacak kadar şuursuzduk.

Ve Çeliktepe’de bir oda, odanın bulunduğu apartıman dairesinin kapısı, tek ışığı yanmayan fotoselli bir apartman koridoruna açılıyordu. Merdivenci kadın için her bir dairenin önünde 10 litre hacimli şaşallar bulunuyordu. Bir zamanlar pembe olan ve şimdilerde rengi kararan korkulukları çok sıkılmış gibiydi, hızlı değil ama çabuk çabuk çıkın diyordu. Belki de dermanı yoktu kim bilir? Apartımanın kapısı sol köşesinde çöplerin biriktiği bir sokağa açılıyordu. Sokak Çeliktepe’nin girişine uzanıyor, solunda balıkçı sağında patsocu az gerisinde kebapçı ve tam karşısında çiğ köfteci. Sonra bu fast food sokağı bir gökdelenin düz yoluna uzanıyor ve diğer gökdelenlerin gölgesinde boğuluyordu.

Kadın her sabah bu sokaktan geçiyordu, sıradanmış gibi geçiyordu ve fakat oturup düşününce mekanın felsefesini bile yapabiliyordu. Zaman boşluğunun felsefesiyle dans ediyordu bu sokak. Bir çok amaca hizmet ederken bir çok gizi saklıyor bir çok anlam taşıyordu. Sokak kendinden taşıyordu dünyaya açılıyordu ve bu zavallı sokağın zavallı insanları kurmalı saat gibi, kurulup çalıp tekrar kuruluyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, camından dışarı bakan bir kızın bazı kızların ve bazı insanların odası belki de. Dünyaya ve gökyüzüne selam duruyor bu oda. Bu oda eski kilimi, eski komidini ve sigara dumanından renk değiştirmiş duvarıyla sadece kendiyken farkında olmadan bir çok anlamı alıyordu içine, dünyaya taşıyordu. Çay demliğine, sandalyeye, yatağa, insana ve bir çok eşyaya kol kanat geriyor ama onlara sahip olmuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, umutlu bir sevmenin sahibi karamsar dünyasına kol kanat geriyor. Kendinden haberi yok bu odanın ama şarkıları çok iyi biliyor. Gökdelenleri göremiyor ama gölgelerine maruz kalıyordu, bir alt caddeyi göremiyor ama sesine maruz kalıyordu ve içinde yaşayanı taşıyor ama onu anlamıyordu.


Ve Çeliktepe’de bir oda, ondan çok şey bekleniyor. Tıpkı bizlerden beklendiği gibi, tıpkı bizler gibi kendinden olmayan birçok şeye maruz kalıyordu. O odayı hiç anlamayacaktık tıpkı anlaşılmadığımız gibi. O sadece bir oda ve mağdur bir oda. 

2 Haziran 2016 Perşembe

hiçbirşeyci bakış açısının bahar erzansal düzlemde debelenişi ve orkestra

Tüm işleyişi kavramanın verdiği rahatlık ve orta rakımda bir düzlükte dolaşmak eş değer. Her nasıl ki coğrafi kurallar var idiyse, her nasıl ki 2+2=4 ise ve ki bu denklem aynı zamanda 2x2’nin eşiti ise, yaşam da farklı yolların çıktığı ortak bir noktaya tekabül ediyor.

Uzunca bir zamandır düşünüyorum, debelenirken içinde ve çıktıktan sonrasında, emanet verdiğin bir şeyin geri dönüş sevinci çekebileceğin acı düzeyinde kıymetli oluyor. Ama olsundu, kuyruğunun kısılacağını bilse de kedi, son anda ani bir hamleyle o kapı aralığını değerlendirmek ve kendini gerçekleştirmek istiyordu.

–Al bak çiçek topladım götüne sokarsın-

Solcular olarak karanfile çok anlam biçtik, en nihayetinde eski mahalle kasaplarında kesilen büyük başın götüne süs olsun diye monte ediliyordu. Düşünsene bir cinayet ne kadar süslü olabilirdi? Güllere anlam, karanfile anlam, papatyaya sadelik, etnik mutluluklar, çokca acı ve rasyonel düşündüğünde kazanabildiğin bir hiç. Hayat deneyimlerim bana, her şeyin birgün tıkandığını anlatıyor.

-Yaşama sevincini emanet etmiştin o elemana ama merak etme geri alacaksın-

Mutlu olmanın anlamı derindi, acı çekmeninki daha mühimdi bence. Ve biz modern çağın insanları ya da romantik olacaksak mini Donkişotlar, çarkın içinde çabalayıp duruyoruz. Çok tatlı etiketlerimiz, görmekten hoşlanmadığımız gerçeklerimiz, kendimizi anlatma isteğimiz ve diğerlerini anlamama direncimiz her zaman çok canlı. Oysa evetti, dünyanın her hali bir sürekli bir değişimin göstergesiydi. Bir zincir vardı, döngüsü vardı, rutinin içinden yeni bir şey üretiyordu; mühim olan da buydu bence. Severken, sevişirken, kavgaya girişirken ya öfkeni ya sevincini ya da herhangi bir şeyini emanet etmiştin pek sevgili dostum. Artık onu almanın vakti gelmedi mi?

-Karma değil bu, anlam yükleme, gerçekliğin kendini yeniden üretişi diyebilirsin.


Ve kendimizi yeniden üretmenin koşulları; iyi maaşlı işler, sevdiğimiz arkadaşlar, anlayabildiğimiz kadarıyla dünya, anlayamadığımız kadarıyla bizim gibi olmayan insanlar. Kimseyi halaya davet ettiğim yok, birbirimizi ignore etmenin vakti gelmedi mi?

9 Şubat 2015 Pazartesi

Sonra

sonra hiçbir şey yoluna girmedi, kimse hiçbir hikayenin sonunda mutlu olamadı. 40 yaşına dahi gelsen saçını başını okşayacak bir annen, senin için kaygılanacak bir baban; 70 yaşına gelsen dahi seni sevecek bir sevgilin olmayacak.

kimse kimseyi sonsuza dek sevmiyor, anlayın artık. her şey hıçkırıklar içinde ağladığınız bir akşam patır patır beyninize düşüyor, göz yaşlarına sebep olan her şey ama her şey hayatın ta kendisi. hayat kimse güller, şekerler, şerbetler ve güzel günler sunmuyor. sen içlerinden sana göre olanları seçip gül sayıyorsun.

kafanı yumruklasan da, dişlerini sıksan da, duvarlara kafanı vursan da o anları; mutsuzluğunu değiştiremiyorsun. zamanla ama sadece zamanla, sakin olmaya çalışarak, sakin kalarak ve sabrederek artık eskisi kadar sinirlenmediğini öğrenmen zor oluyor. ama bunun dışında yapabileceğin hiçbir şey yok. nihayetinde kimse seni senden çok düşünmüyor.

kurduğun sevgili dünyanda, naiflikler diyarında, incelikli düşüncelerinin arasında bir anda bir kara böcek olduğunu farkediyorsun. kara düzen var, manifestosu yok yaşamın, alabildiğine deneysel ve alabildiğine hoyrat.

sakin kalabildiğin şeyler olduğunda büyüdüğünü anlıyor, boşvermeyi öğreniyor hep ama hep eriyorsun. heyecanların, hayallerin, aşkların ve daha nice mutluluğa açılan kapının kafanda kurduğun bir teselli masalı olduğunu bir karpuz gibi damdan düşüp yerle yeksan olunca anlıyorsun. acı oluyor, canın acıyor evet ve gece üçlerine kadar başın çatlıyor ama anlıyorsun.

insanların eninde sonunda ne kadar bencil olduğunu anlaman için kendine bakman gerekiyor. hiç birimiz iyi insanlar değiliz kabul edelim artık.

18 Ekim 2014 Cumartesi

18 Ekim, Bitmeyen Dert

Allahtan ve her türlü merhametten uzak, şah damarın kadar yakın yoksunluk. Yaz günü üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmiş gibi, yutkunması zor gerçekler.

Ne zaman buralara geldiğimi bilmiyorum. Oysa kendimi aradığım, hakikati bulmaya çalıştığım falan da yoktu. Yalnızca daha dingin olmak istiyordum. Bir arsayı yol yapan, karşılıklı dizilmiş tahta binaların pencerelerinden bağlanan, o çektikçe karşındakini sana getiren çamaşır ipinde asılı bir kaç beyaz çamaşır gibi dalgalanmak istiyordum sokaklarda. Ana eli değmiş gibi baba yolu gözler gibi... Kendinden yalnızca bir yaş küçük kardeşinin bebekmişçesine üstüne titremek, yıllar sonra gelen üç yaşındaki kardeşin anası gibi olmak; bütün yeryüzü kardeşlerime aynı itinayla sarılmak isterim.

Sırrın içinde sır, hızır gibi, kuyudan çıkan yusuf kadar alçak gönüllü, kırklar makamı kadar ulu, kırkların ceminde sonsuz olan üzüm tanesi gibi; dünya hepimize yetebiliyordu. Kimdi bu dünyanın hızır paşaları, muaviyeleri, soysuzları.

Yolu mu sevdim, yolculuğu mu bir türlü karar veremedim. İş çıkış saati minibüsünden sarkan yolcu gibiydim hayatta; düşme riski yüksek olsa bile zorluyordum. Ve o halimle kulaklığım düşmüyordu kulağımdan, herhalde düşmemem için moral olmaya çalışıyordu. Oysa çalan şarkıların en umutlu yanlarında bile gözlerim dolabiliyordu. Hiç bir zaman Amelie filmindeki gibi soft mutsuzluklar yaşayamacak olmanın bilincinde, hiç bir zaman dünyayı kurtaran süper kahraman olmayacağını bile bile yaşamak çok ağır geliyordu. Hele ki hayal gücü iktidara diyen, tanımadığımız ama bize soluk katan dostlar yitip giderken.

Ölüm çok garipti, hem ondan olanca şiddetle kaçıp, hem onunla hem onu istemeyerek. Öldürerek, tüketerek yaşamak; en büyük çelişki buydu belki de. Neden orada olduğunuzu bilmediğiniz zamanlarda, sıcak bir yaz akşamının tüyleri ürperten yalnızlığını hissedersiniz.


Alevler yükseliyor, gök kuşakları eşlik ediyor, bir kaosun yüreğinden hürriyet iniltileri yükseliyor. Tükenmiyorsun, bitmiyorsun, öfken patlıyor, sığmıyorsun ama ölmüyorsun da.