12 Ocak 2012 Perşembe

seni sonsuza kadar sevdim

kötü hissetmek: kimseler, arkadaşlar, herkesler
ölü bir iktisatçının kaderini özetler
öldü ve bütün mağazalar açıldı
doğru anlamak diye buna derim
binadaki çaycıyla aynı partiye oy vermiş patronun bildikleri:
“bütün reklamlar doğrudur ve asla güvenlikçiyle göz göze gelme”
otomatik kötülük ve alttan ısıtmalı; alışınca yani
akşam oldumu işler karışır
yollarda kendi kendine konuşursun
dalgınsan hep biriyle karıştırılırsın
dizlerinden duyarsın, omuzçukurundaki su
devlet çucuum, bir artı bir çocuum, şehirdeki yetimim
seni sonsuza kadar sevdim
sen yokken gözyaşların silindi
işimiz, tek hünerimiz bu
kesinlikle tek başına deneme ama
öyle olmaz! öyle olmaz!
yakıcıdır, bir fazlası yıkar; boğucu daha derini
dans edemeyen dansçı kız biblolarına bakmak
sonsuza kadar dans edemez bilimi: işimiz bu
dünyanın en temiz evinde
bir yoldaş su içer, dünyanın en temiz bardağından
hiçbir şey karıştırılmaz ve şimdilik çörekler tazedir
işimiz, hünerimiz: gözyaşlarını silmek
bazı kitap yapraklarından koparıp koparıp da
pörsümüş gri pijamayla adi sünger yataklara kapandığında
dansçı kız biblolarının, dansçı ama hareket edemiyor
o bile ağlamaz senle, dene bak
söylemek, işimiz bu.
taklit bir gökyüzünün altında at koşturmak
gerçek bir süvarinin aklını taşıyarak
kolay değil, atlar şampiyon olur, gerisi unutulur
o çirkin, geçkin bakirenin
oyuncak tabancası doldurulur

gözyaşları nasıl ama birincilikle akardı

kötü hissetmek: kimseler, arkadaşlar, herkesler
henüz kusursuz tek saniye düşünemedim
ama tam iki kere, tek saniye eksiksiz
seni sonsuza kadar sevdim.

"osman konuk"

* film : nuri bilge ceylan

3 Ocak 2012 Salı

şeftali kokulu oda

şeftali kokulu kiremit renkli oda mutsuz bugün, pesvaye ve kenara fırlatılmış. birkaç milyon ışık yılı uzakta olması gereken gereksiz bütün hisler içine doluşmuş. duvarlarındaki kitapların yalnızlıktan mecali kalmamış, kendilerini fırlatmışlar sağa sola. filmler izlenmemekten şikayetçi kalemler kör olup yazamamaktan.

cebimde iki sinema ya da tiyatro bileti taşıyacak kadar cesur olmadım hiç. fazla tahammül etmekten, tahammül edilmeyi unutmuş 45'lik taş plağın isyanını dinlemektesiniz. pikniklerde kazılan ateş çukurunun bir köşesinde çay demlemekten bıkmış. karanlık benzini renklendiren renkli yazıları karartılmış. aynı şeyler piknik tüpünün üstüne yerleştirilen eski demir 25 bin lira için de geçerli. karanlık geceleri aydınlatmak adına, köylü mucidliğinin esirleri bu ikisi.

bir namusun bekçiliği görevini üç nesildir devam ettiren ceviz çeyiz sandığının halini düşünemiyorum bile. bağrına bastığı dantelalar, lifler ve oyaların ağırlığı altında yıllarca ezildiği yetmiyormuş gibi evladiyelik de olmuş. yüzümüzü eskittikleri gibi onu da eskitmişler.

suyu sıkılmış limon hiçbir işe yaramaz. bazı uyanık anneler kabuklarını önceden değerlendirmediği sürece limon suyundan başka hiçbirşeydir. üstelik meyve olduğu halde yıllar yılı sebze diye geçiştirilmiş. burdan iki tartışma konusu çıkabilir meyve ya da sebze gibi gruplara ayrılmalı mıyız? yoksa hepimiz aynı yolun yolcusu muyuz? şu da var, çeri domatesleri düşünürsek onlara erişmek için belirli bir maddi iyilik haline erişmemiz de gerekmez mi?

karnımızın ağrısını alsın diye kullandığımız kiremit tuğlaları da düşünürsek? ya misafir için saklanan çatallar, nevresim takımları, özel yiyecekler? sadece özel misafirler için yüzden düşmemesi gereken o uyarılmış gülücük de neyin nesi öyle? özel sevişmelere saklanmış dantelli donlar, özel insanlara yapılan özel makyajlar ve kasılmaktan yenemeyen tırnaklar? lütfen biri bana bunları yazdığım için çıkıp da gerizekalı desin. ama ince kısmı altın sarısı 2si ince 1i kalın 3 şeritle çevrilen ve sadece özel insanlara sunulan çay bardaklarına ne diyeceksiniz? bana hiçbirşeyi kanıtlamanızı istemiyorum.

özel günlerimde tavan yapan ama genelde hep üzerimde olan aksiliğim, huysuzluğum ve yalnız kalma isteğim özel günüm olmamasına rağmen öldüren marjinal optimum bileşeniyle yine üzerimde.

canım çok sıkılıyor, iyi geceler.

dipnot: ben altta kalmayı hiç sevmiyorum.

29 Aralık 2011 Perşembe

SİZE BARIŞ DİYORLAR




Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları... Ey bir halkı dizlerinin üstünde görmekten gönenen sahte eşitlik! Ey korkuyu, sevgi sanan aşağılık duygusu! Siyah ve beyaz dışında renk tanımayan alacakaranlık. İki yanında iki süngüyle şımarık cesaret. Konuşmak yerine bağıran özgürlük.

Ey gülerken ısıran iyilik, aşağılayan özveri, cezasız suç. Ey dağları düzlükle ölçmeye kalkan sığlık. Çokluğuna güvenen yanlışlık. Bir suçu, daha büyük bir suçla hafifleten tükeniş. Kendinden korkan öfke. Kan ter uykulara yastık olan taş. Ey başkasının bahçesindeki gergedan. Bir halkın türküsünü odalarda boğacağını sanan sağırlık.

Ey dağları evlerin üstüne yıkan cinnet. Ey narcissus. Kan ve gözyaşı. Yalnız gövdesiyle var olan sevgisizlik. Kendi ışığıyla yanan pervane. En yüce değeri zulüm olan ahlak! Ordularıyla soluk alan haksızlık. Bir halkın onuruna yağan kar.

Size, BARIŞ deniliyor. Artık ölülerimizin ışıksız gözlerinden değil, güneşle yunmuş pencerelerden bakmak istiyoruz dünyaya. Ciğerlerimiz soldu dağlardan kopalı. Evimiz gökyüzüydü sizden önce. Bahçelerimizi yeniden kurmak istiyoruz. Göçersek biz istediğimiz için göçelim. Öleceğimiz yeri biz seçelim.

Siz nasıl kendinizle göneniyorsanız, deniliyor, biz de kendimizle gönenelim. Bu rüzgar bizim türkülerimizi de taşısın. Sokaklarımızdan çekin soğuk gölgelerinizi. Avlularımızda asker görmekten bıktık artık. Bulutların sesini unutturdu uçaklarınız. Çocuklarımızın evlerdeki boşluğu mezar taşlarından büyük. Kadınlarımız külden yataklarda yatmaktan bembeyaz kesildi.

Ölerek değil, yaşayarak çoğalmak istiyoruz. Yoksulluğumuzu özlettiniz bize. Ömrümüz üzerine bizden başka herkes konuşuyor. Sizin kentlerinizin varoşları olmak istemiyoruz. Hapishanelerinizde bizim çocuklarımız var, ama onlar sizin boynunuzda asılı gerçekte.

Hiçbir sevgi tutsaklıkta yeşermez. Eşitlik, özgür ilişki ister. Türkülerimize nefreti karıştırmak istemiyoruz. Biz de kendimizi sevelim, kimliğimize sahip çıkalım, deniliyor. Bizi değil, kendinizi yıkıyorsunuz. Görmüyor musunuz, her gün biraz daha yoksullaşıyorsunuz.

Size, BARIŞ deniliyor. Bizim de kahramanlarımız var. Biz de geleceğe onurla bakmak istiyoruz. Örselersiniz, ama gülü karanfile benzetemezsiniz. Bir halk, deniliyor, ancak başka bir halkla zenginlik ve güzellik kazanır. Kimse kimseyi kendine benzetecek kadar üstün değildir.

Çok değil, bizim size duyduğumuz saygı kadar saygı istiyoruz. Ölüm korkusuyla, yaşama sevincini unutan insan, dünyaya nasıl iyilikler katabilir. Birine korku verenin korkusu daha büyüktür. Hiçbir yanlışlık susarak çözümlenmez. Sizin özgürlüğünüz bizim BARIŞ'ımızdan geçiyor, tutsaklığınızı görmüyor musunuz?

Ey ölüm terzileri, ev yıkıcılar, sürgün ustaları... Ey kardeşliğin süreğen kışı. Bir halkın onuruna yağan kar. Ey bahçemizdeki gergedan. Ey narcissus. Aşağılayan özveri...

Eşitlik zayıflık değil bilgeliktir. İyi olmaktan bu kadar korkmayın. Bir kez olsun sevgiyle bakmayı deneyin dünyaya. Hiçbir halk sonsuza dek efendi, hiçbir halk tutsak olarak yaşayamaz. BARIŞ hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek olanaktır. Çıkarın kulaklarınızdan körlüğün tıkaçlarını...

Şükrü Erbaş
(Bir Gün Ölümden Önce, 1996)

diyorlar ;



"seven sevdiğini bulur diyorlar, umudumu kestiğimi yare söyleme"