14 Eylül 2011 Çarşamba

öyle halsizim ki sorma




Bir gece habersiz bize gel
Merdivenler gıcırdamasın,
Öyle yorgunum ki hiç sorma
Sen halimden anlarsın.

Sabahlara kadar oturup konuşalım
Kimse duymasın.
Mavi bir gökyüzümüz olsun, kanatlarımız
Dokunarak uçalım.

İnsanlardan buz gibi soğudum,
İşte yalnız sen varsın.
Öyle halsizim ki hiç sorma
Anlarsın.

Cahit Külebi

2 Eylül 2011 Cuma

Kadına Şiddet ve Zekiye

Esenyurt'taki yüzlerce, Türkiye'deki binlerce ve hatta on binlerce kadından biriydi Zekiye. Kocasından dayak yiyordu acımasızca, demirden borularla dövülüyordu. Dayağa doymamaktan değil de "namus" nedeniyle boşayıp kurtulamıyordu eşi olacak heriften. Kendine göre de bir bahane uydurmuştu " çocuklarım "... Oysa kocası ne çocuklarına sahip çıkıyor, ne eve sahip çıkıyor ne de başka birşey yapıyordu. Çalıştığıyla alkol alıyor, kadınlarla düşüp kalkıyordu.

Zaten asıl çelişkide burda değil miydi? Bir kadının başka bir kadın için ezilmesi ve kadınların bu "üstün güç" altında kendilerini var olmuş sanmaları. Türkiye'de kadına yönelik şiddetin büyük bir kısmı aldatılan kadınların tahammüllerinin azalarak tepki vermesiyle birlikte artıyor. Yani hem suçlu hem güçlü meselesi...

Hiç şansı olmamıştı Zekiye'nin. Evlatlık olarak büyümüş hep boynu da bükük kalmıştı. Türkiye gibi bir ülkede kadın olarak doğmak bütün kadınların en büyük şanssızlığı değil midir zaten? Ne güvenilecek bir devlet var, ne saklanılacak bir kapı. Üstelik bu kadar aşağılanmaya ve hor görülmeye rağmen utananın kadın olması garip değil mi? Hiç garip değil, erkek egemen ve faşist bir hükümet ve hatta muhalefet varken neye şaşırabiliriz ki? Dayağa, sopaya, aşağılanmaya, aldatılmaya o kadar kanıksadık ki insan olduğumuzu unuttuk. Birileri hala mecliste kelle hesabıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamak için çalışadursun.

Sizlere de garip gelmiyor mu, her geçen sene kadına yönelik şiddet ve aşağılanmanın artıyor olması. Ne zaman ağzı açılsa "sözün bittiği yer" diyen başbakan, kadınların " şiddetin bittiği, ölümün başladığı yerde" olduğunu görmüyor mu ?

Biz gelelim Zekiye'ye, bir evin hem kadını hem erkeği üstelik çalışıyor da. Bu kadar güçlü bir kadınken nedir onu bu işkencelere razı getiren hiç düşündünüz mü? Çoğumuzun gazetelerde hemen hergün okuduğu, varoş mahallelerde oturanların hergün gördüğü bu olaylar vicdanlarımızı rahatsız etmiyor mu? Üstelik kadına yönelik şiddet kronik bir hal almışken devlet neden etkili girişimlerde bulunmuyor? Diğer konularda olduğu gibi bu konuda da dişe dokunur birşey yapmasını beklemek iyimser yanımızın ağır bastığı zamanlarda gerçekleşiyor. Zaten kadın meselesi de derinlikli ve yılların biriktirdiği bir mesele. Sosyal, kültürel, ekonomik alan tamamiyle erkek egemenliği üzerinden tanımlı.

Bayramın ilk günü Zekiye'nin evine gittim, kapıyı açtı, gördüm ki kolunu sargıya almışlar. Şiddet gördüğü gece geldiğinde -nedendir bilinmez- birşey söyleyemiyordu. Çekip gidemeyeceğini kabullenmiş, yine eve döneceğini biliyordu belki de. Nasılsın iyi misin dedim, mutsuz bir surat ifadesiyle karşılık verdi. Burda da suyu ısınmış ailecek başka bir mahalleye taşınıyorlarmış. Bir de başka yerlerde bakalım dayağın tadına diyor.

Devlet büyükleri kadını bir özne olmaktan çıkarıp ailenin içinde kaybededursun, kadına atılan her tokat "kutsal aile"nin güçlenmesine katkı sağlamaz da ne yapar? 2011'in ilk altı ayında yaşanan onlarca kadın cinayeti devletin ve kolluk güçlerinin bu konuda ne kadar hassas olduğunun en büyük göstergesi. Öyle bir duruma geldik ki kadınların cinayet sonucu ölmelerine değil de devlet tarafından güvence altına alınmasına şaşırıyoruz.

Muhafazakarlık arttıkça kadına yönelik şiddet de kat be kat artıyor. Geriye kaderine mahkum kadınlar kalıyor.

1 Eylül 2011 Perşembe

dünya barış günümüz kutlu olsun

Tüm insanlığa, işçi sınıfına, ezilenlere, kadınlara ve çocuklara, dünyadaki tüm barış yanlısı insanlığa selam...

Barışa ve kardeşliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, ve özellikle bugünde ve dileklerimiz doğrultusunda dünyanın her anında barış olsun. Anlamaktan, dinlemekten, birlikte yaşayabilmekten daha güzel ne var ki?

Bırakın şu toprak, hudut sevdalarınızı. Törelerinizi, parayı, güce tapınmayı silin aklınızdan. Gerçekten şu dünya malı dediğimiz meretten, inançlı dostların " dünya nimetleri " dedikleri geçici zevklerden ve paradan ve egemenlik vazgeçerseniz dünya gerçekten çok güzel olacaktır.

Özgürlüğü için, barış için mücadele edenlere, insanı kıble alanlara selam olsun.

Çocukça bir tebessüme, anlayışa ve birbirimize merhaba demeye ihtiyacımız var.

Barış, hemen şimdi !

24 Ağustos 2011 Çarşamba

mary and max





İnsan tüm çirkinliklerine, kusurlarına ve hatalarına rağmen kendini sevmelidir. Yaşamanın anlamsız geldiği zamanları her birimiz mutlaka hayatlarımızın bir dönemlerinde yaşamıyor muyuz?
Mesela yaşamayı seviyor musun deseler bana net bir cevap veremem. Bazen sorgulamıyor değilim neden yaşadığımı; o zamanlar birşeyleri değiştirmek için diyorum. Ve fakat öyle zamanlar oluyor ki değil birşeyleri değiştirmek yerimden kıpırdamak dahi istemiyorum. Eh tabi bu gibi durumlarda insan kendiyle çelişmiyor değil. Ama şunu unutmamak gerekir yaşadığımız sıkıntıları başka şekillerde diğer insanlar da yaşıyor. Önemli olan kendini sevmekle başlamak sonra diğerlerini de seviyorsun zaten.

Velhasılı bu kadar laf kalabalığı yaptım da. Bu aralar mutsuzluklar içersindeyim ne zaman böyle zamanlar yaşasam Mary and Max'i izliyorum. Çünkü mutlu ediyorlar beni. Bazen de Amelie'yi izliyorum ne yalan söyliyeyim. Acılar da mutluluklar da yaşamı anlamlandıran şeyler değil midir zaten? Kronik bir acı elbette herkesi yorar ama acı çekmek bazen insanı büyütüyor.

Mary and Max tüm sevip de kavuşamayanlara gelsin!







13 Ağustos 2011 Cumartesi

kendi ve diğerleri




Yalnızlığa o kadar çok alışmıştı ki hep kendiyle uğraşıyor kendine kusurlar buluyordu. Aşkı aramanın faydasız olduğunu asla mutlu olamayacağını değil de her zaman mutlu olamayacağını anlamıştı birkaç zaman önce. Kısa bir süre önce içki içmemeye karar vermiş, hayatında küçük devrimler yapmak için çaba sarfediyordu. Hayal kırıklıklarına rağmen dünyayı değiştirmeye ve her zaman gülümsemeye gücü oduğunu keşfetmişti; bu hoşuna gidiyordu ama çok da iyi bir şey değildi sanki… Güçlü kadınların güçsüz arkadaşları olur sözüne inanmaya başlamıştı yaşadıklarının toplamı bunu ortaya çıkarmıştı, hepsi bu. Daha önce kendini hep kendi ağzından anlatmıştı bu sefer üçüncü bir kişiyi konuşturuyordu, tek derdi kendine dışardan bakabilmekti.

Yüzünden belli belirsiz çilleri vardı, yaz gelince yüzünü işgal ediyorlardı tümüyle. Yazı biraz o yüzden sevmiyordu biraz da bunaltıcı buluyordu; kusurlarını ortaya döküyordu yaz bir de yalnızlığını deşifre ediyordu. Yol gitmeye, parasız gezmeye bıkmıştı, ne evde ne sokakta ne de diğer yerlerde anlaşılmayacağını biliyordu. Ve artık insanların onu kabul etmesini, sevmesini, saygı duymasını beklemiyordu. Her zamanki gibi biraz şarkı, biraz şiir, birkaç roman ve birkaç film vardı yanı başında. Onlar da anlamıyordu onu ama içlerinde kendinden bir şey buluyorlardı mutlaka.

En çok da insanların hep kendini anlatma ve kabul ettirme çabasından sıkılmıştı. Hep dinliyordu, dinlenmeyi bekliyordu ama hiç olmuyordu. Ses de çıkaramıyordu, susuyordu. Otobüslerdeki insanlardan, okuldakilere, evdekilere hemen heryerde herkese çıldırtıcı bir öfke besliyordu artık gerçekten çok sıkılmıştı. Evden ve hatta odasından bir adım atmaya gücü, takati kalmamıştı ve insanlar ısrarla onu biryerlerinden çekiştiriyordu. Kendi çelişkisinin de farkındaydı bir takım insanlar olmadan da yaşayamazdı ama birlikte yaşamanın daha “olur” bir yolu olmalıydı.

Herkes herşeyi biliyor, kendi bildiklerini ve kabullerini de kendisinden de istiyordu. Zavallıydılar ve zavallıydı, müthiş derecede kıstırılmıştı. Mukaddes bir mahrumiyetle aptal gözlerle bakıyordu dünyaya. Hayır bu melankoli değildi fazla bıkmış ve fazla usanmışlıktı. Herkes kendini anlatmak derdindeydi, hepsi bu.

Dünya yalnızca iki şeydi; kendisi ve diğerleri. Kitaplar bekliyordu bir de eski şarkılar. Gitmeliydi, herşeyden uzak olmalıydı ve dağınıklıklarını toplamalıydı. Kısa kısa veda ediyor, uzun uzun düşünüyor, kayboluyordu.

Yine de uçmalıydı, uzaklara gitmeliydi, hepsi bu.


25 Temmuz 2011 Pazartesi

bir şarkı hüznüne dair

sıradan şarkıları sevebilecek kadar geniş bir yüreğimiz var bizim. avam kamarasından selamlar !

bir yamalı abam, bir yaralı yüreğim yürüyorum, yürüyorum yollar bitmiyor. anladım ki yaşamak yolda olmakmış, aşkı aramak ve diğerleri... insan yüreğini birine bağlayıp sabit kalamıyormuş, stabilize birşeymiş yaşam dedikleri. öpüşmek her ne kadar duygu yüklesek de mekanik birşeymiş ve aşk; hep yanılmak ve yalnız kalmakmış.

otobüslerde damla damla ter akıtıp ordan inşaatlarda kürek sallayacak kadar yoksulduk biz, yüreğimiz öyle geniş.

küçük mutluluklara sığdırabiliyorduk hayatı, bir paket uzun bahar sigarası ( sizin kamyoncu sigarası dediğiniz ), iyi kötü bir yatak ve de ilerleyen yaşlar için sefaletten çıkamayan birkaç torun tombalak. hiç sorgulamıyoruz hayatı zamanımız yok, faydası da olmadığı gibi. biz en iyisi karanlık sokaklar olalım, sizler ışıklı sokaklarınızdan vazgeçebilirseniz görürsünüz belki bizi.

anladım ki öpsem de seni aşk yoktur, yoksul umutlar biriktirmek esastır. bazen tek istediğim şey çorapta forma çeken herhangi bir genç kız olabilmek. daha fazlası değil.
belki hayat o zaman daha dolu, dudakların daha öpülesi olurdu.