19 Mayıs 2014 Pazartesi

Çocuklar Ölürken

Kapitalizmin karakteristik yapısı, daha çok kâr için insanları yalnızca birer "girdi" olarak görmesi ve daha nice özelliği yıllardır hepimizin ağzında döndürdüğü bir takım laflar. Bu tarafı yani muhalefetimizin teorik kısmı bir yana ben insan olmaktan bahsetmek istiyorum. Sadece insan kalabilmek.

Türkiye Cumhuriyeti gerisinden, berisine varana kadar çeşitli çelişkilerin barındığı, çözüme ve demokratikleşmeye muhtaç bir yapıya sahipti; çalışma ilişkilerinden gündelik, sıradan ilişkilere... Demokrasinin şapka gibi takılan bir şey olmadığı anlaşılana kadar atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Velhasılı lafı çok da dolandırmadan gelişmeyen sorgulama ve hesap sorma kültürü, haksızlıkları sineye çeken ve kanıksayan bir toplum yaratmıştı. Bugün hala bunun sancılarını çekiyoruz. Burjuva demokrasisi dahi işlemiyor bu ülkede, ne olduğu belirsiz bir "üçüncü" dünya ülkesiyiz.

Alıştık çoktandır iş kazalarında insanların ölmesine. 2013 yılında 1203 işçi çalışırken hayatını kaybetti ve yaşamını yitiren 1203 işçiden 59'u çocuk. Bu bilgiler İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin arşivlerinden; kayda geçmeyen ve haberimizin olmadığı kim bilir kaç ölüm daha var. Yani bu sayılardan çıkardığımız şu, her hafta en az bir çocuk, "çalışırken" yaşamını kaybediyor. Çocuk ve çalışmak yani ekmek parası kazanmak, sabahtan işçi kervanlarına dizilip birileri daha fazla para kazansın diye kendini heba etmek, ölmek... Düşünsenize ölmek bir çocuğa ne kadar yakışabilir?

Adana'da pres makinasına sıkışıp ölen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız'ı hatırladınız mı? Hani canı için, 30 bin lira paha biçilmiş ve 24 aya taksinlendirilmişti. Hani işveren olayın trafik kazası olduğunu söylemişti. 16 yaşındaki Muhammet İsa Soysal peki? Ailesine "oğlunuz 65 yaşına kadar yaşardı, asgari ücretle çalışırdı" denilerek canına 47 bin tazminat biçilmişti. Dün yalnızca 6 yaşındaki Yücel Arı, yine "ekmek parası" için kağıt toplarken bir kamyonetin altında kalarak can verdi; yanında 12 ve 16 yaşlarındaki abileri de vardı. Geriye bir annenin acı çığlıkları kaldı "yavrum ölme...çok küçüksün...".

AKP iktidarı, iktidarının çocukları, gemicikler, ayakkabı kutuları vesaire bunlar üzerinden bir dil kurmak istemiyorum. İktidar olmayagörsün bir grup, parti, örgüt ilk düşündüğü şey cebini doldurmak. Ben insanlara seslenmek istiyorum, hani metroda "sağlam irade" afişinin altına "sağlam hırsız" stickerı yapıştıran gençlere "size ne beni soyuyorlar" diye çıkışan amcalara, göt kılı olan teyzelere, üç beş kuruş cebe dolduran AKP'nin mahalle ve sokak temsilcilerine...

Gezi eylemlerinde kafasına gaz fişeği isabet ederek ölen Berkin Elvan'a, iş cinayetlerinde hayatını kaybeden ve kelle parası biçilen çocuklara, Roboski'de katledilen çocuklara, TSK'nın kurşunlarıyla "terörist" sanılarak katledilen çocuklara; başbakan ve şürekasının ortadoğu planları için savaşa sürüklediği Suriye'de savaş ortasında kalan, ölen, göç ettirilen çocuklara hiç mi yüreğiniz sızlamıyor? Rabia'ya ağlarken, Ahmet Yıldız, Uğur Kaymaz, Berkin Elvan aklınızın ucundan geçmiyor mu? Oy verdiğiniz partiler memleketi savaş alanına çeviren yasalar çıkarırken ve kararlar alırken vicdanınız sızlamıyor mu? Çocuklarınıza ölüm biçilirken, 4+4+4 yasaları dayatılırken, inançlarınız pazarlanır ve akla gelmeyen insan simsarlıkları yapılırken hiç mi haberiniz olmuyor. Çocuklarınızın geleceğine şimdiden karanlık duvarlar örülürken hiç mi kaygılanmıyorsunuz?

Ey gidinin yetişkinleri, anaları, babaları size sesleniyorum. Sizin siyasetçilerle yeteri kadar çöplüğe çevirdiğiniz geçmişi ve bugünü haketmiyor çocuklarınız. Çocuklar madenlerde çalıştırılmayı ve oralarda ölüme terkedilmeyi haketmiyor. Onları 6 yaşında dahi çalışmaya mahkum eden bu rezil düzeni, rezil hükümetleri sorgulamanın zamanı gelmedi mi?

Ben çocukların ırkları yüzünden kurşunlanarak ya da mayınlara basarak ölmediği, gaz fişeklerinin isabet etmesi sonucu günlerce uyumadığı, pres makinasına sıkışmadığı, 6 yaşında kağıt toplarken bir kamyonetin altında ezilmediği, kaçakçılık yapmak zorunda bırakılmadığı bir memleket istiyorum.

Sevgili soyulmaktan dahi rahatsız olmayan, sorgulamayan memleketimin insanları bugüne kadar belli tasarruflarla oy verdiğiniz partiler zulümden başka bir şey getirmedi. Onlara dur demeyi bilin, sorgulayın, bugünün çıkarlarıyla çocuklarınıza ve gençlerinize insan onuruna yakışmayan işkencelerin ve ölümlerin yaşandığı bir ülke bırakmayın. Onlara yapabileceğiniz tek iyilik bu, gerisini gelecek nesiller halleder.

İnsan kalabilmek ve insanca yaşayabilmek, tek derdimiz bu.



12.01.2014 tarihinde sendika.org'ta yayınlanan yazımdır... 

http://www.sendika.org/2014/01/cocuklar-olurken-bahar-erzan/

Aşk ile geliyoruz





21. yüzyılın ironik başlayan ve sansasyonla devam eden yıllarındayız ve yine bir yıla veda ediyoruz. Bu kez gariban değiliz alnımız ak, hırsıza hırsız diyebiliyoruz katile katil. Hesap sormanın hak olduğunu bellemeye başladığımız zulmün gırla gittiği, başkaldırınınsa alıp başını yürüdüğü bir senedeydik, geleceklerin daha coşkulu olması dileğiyle.

Bilmiyorum ne ara hem Müslümcü hem şiirsever hem sokaklarda polise kök söktüren anarşistler olduk. Bir dostum demişti "baba yaşasaydı eline daşı, sopayı alır sokağa çıkardı" bense akbank reklamına atıfta bulunarak "yılların babasını neoliberal bir godoşa çevirmişlerdi biz onu yine de Zincirlikuyu illegalitesiyle analım" yanıtını vermiştim. Yani her şey değişiyordu doğrularımız yanlışlanıyor, yanlışlar değişiyor oksi moronlaşmış* kavramlar dünyasına giriyorduk. Atatürkçü, Apocu, teist, ateist direnmiştik dostluk sofraları kurmuştuk. Sahi dostluk neydi? Tanımadığın bir insanın gözlerine talcidli su dökmekti. Sevgi bir diğerinin derdine ortak olunca filizleniyordu. Aşk bir havai fişek atımıyla başlıyordu. Hüzünlüydük, aşıktık, öfkeliydik, anlaşıyorduk da biraz da romantik...

Yüzümüz kimi zaman yıkılmış bir barikatın hüznüydü, Taksim'de sapan tutan bir teyzeydi, Berkin'dik, Lobna'ydık, Medeni'ydik, Mehmet'tik, Ethem'dik, Ali İsmail'dik adını sayamadığım bil cümle direnişçiydik; birlikte olmayı birlikte ölmeyi öğrendik. Devlet dersinde ölen çocuklardık, Roboski'ydik, Reyhanlı'ydık şiirimiz karaydı, yüreğimiz deli. Şiirlerle, öfkelerle süsledik sokak duvarlarını, kömür kokulu sokaklara, varoşlara döktük isyanımızı, öfkemizi şarkı-garbı eksen edinmiş kara bir memlekete doğru haykırdık, tomaları dövdük, atmleri tarumar ettik.

Bizler iyi çocuklarız toprağı istiyoruz, yeşili, komşularımızı, gözlerimizin içine bakabilmeyi, gök kuşağının yedi rengini, bil cümle tabiatın kendini; avmlere sıkıştırılmış sinemalarımızı, tiyatrolarımızı, kitaplarımızı istiyoruz; beton yığınlarında kaybolmayan yüreklerimiz yaşamın şaka olmadığını anlayalı çok zaman oldu. Bizi yönettiğini zanneden kokuşmuş sürüleri, hırsızlar, alçaklar, katiller yaptıklarının hesabını verecekler. Umutla bakıyoruz yarınlara, direngenliğimizi, tazeliğimizi kaybetmeden, öfkemizi dindirmeden ama aşk ile geliyoruz yarınlara, yeni yıllara...

Aşk ile geliyoruz; hastane ranzalarından, mahpuslardan, Cihangir'in merdivenlerinden, Gülsuyu'ndan, Gerze'den, Esenyurt'tan, çocukluğumuzdan ve çocuk kalmışlığımızdan.

Ve Kazanıyoruz.



    Özgüç'e selam olsun.








29.12.2013 tarihli Fraksiyon.org'ta yayınlanan yazımdır...

http://fraksiyon.org/ask-ile-geliyoruz/

15 Aralık 2013 Pazar

hüzün mâmâfih

Unutmak, ihanetin eşiğinden girerek, odasına yerleşmek ve oralarda uzun süre kalmak gibiydi. Unuturken neden üzülürdü insan, bilemiyorum. Ben ki sobalarında kömür yakan, kömürü yoksa iki üç sokak yukarıdaki tekstil atölyesinden aldığı çaputları yakan insanların sokağıydım, isliydim, kötü kokardım, daha fazla üzülebilmem mümkün müydü? Unutmak dört nala yoksulluğa koşmak, bahar günleri çiçekleri görememek, koku alamamak gibi bir şeydi.

Adını koyamadığım bir acının pençesinde can çekişiyordum, anlayamazdın, anlatamazdım. Ben yine kendimi suçluyordum. Bu havaları hep Lale Müldür dizeleriyle dolduruyordum; "limon kokulu yağmurlu kadınlar, unutuşun beyaz romansıyla ölüyordu". Yani yine karanlık odalar vardı, yani yine sigaralar. Yani pejmürde yani hüzün mâmâfih.

Yine de  "serçeler benim kalbimdir", toprak yuvamdır, sokaklar arkadaşım. Şimdi anlıyorum; unuturken insan hayallerine üzülürdü, uzansa dokunacakken yabancı olmaya üzülürdü... Kışın soba üstünde yakacağı portakal kabuklarına, soyduğu mandalinalara üzülürdü, gözlerinin içinde göremediği parıltılara, elini tutarken titremeyen yüreğine üzülürdü. (Düşünsene bir daha taş dahi atmayacaktı seninle.) Bunların hepsi bir "ben"di, ben en çok bana üzülüyordum. Çünkü diğerleri zamanla unutuluyordu. Çaresizliğimizdi bakî olan, insanın doğası gereği diye geçiştirilen kötülüklerdi, imkansızlıktı.

Belleğin müthiş bir oyunuydu bu. Bellek bu kez el ele tutuşulmayacak sokakları, birlikte atılamayacak taşları, zulme beraber öfkenlenmemeyi işliyordu sayfalarına. Toplumcu gerçekçi değildi. Ve kişi'ye yüklediğimiz anlamın kayboluşuydu.


29 Kasım 2013 Cuma

kahramana dair

tanıdığım en güzel gülüştün, dudaklarının kıvrımları neşeli şarkılar söylüyordu. yabancı olduğum, bilmediğim diyarlarda gezerken, beklemediğim bir anda karşıma çıkan bir tanıdık gibiydin; en bulunmazından nimettin.

üzmezçiçekleri açmıştı gözlerinde, kanatlarında kekik taşıyan kuşlar vardı. gelecek güzel günlerin habercisiydin, takla atan kuşların sevinciydin.

seni düşündüğüm zamanlarda, şeker portakalını okumanın hazzını, zeze'nin mutsuzluğunu ve mutluluğu buluşunu hissediyordum. arka bahçeme ölmeyeninden şeker portakalları dikiyordum, duvarlarını resimlerle donatıyordum, bir bahar meltemiydin, gözlerimi kapayıp öylece kalmak istiyordum.

iki tarafı ayçiçek tarlası olan toprak bir yolda yürümek gibiydi seni düşünmek. şehre müptezelken, kıra duyulan hasrettin, sonbahar yağmurlarıydın. niksar'da, köyümüzde bir bahar yağmuruydun ki toprak kokardın, yeşil kokardın.

sen, bilinmez bir yolda susuz-ekmeksiz yürünebilensin. kani olmaksın, bir parmak dokunuşuyla eritebilensin, yaratabilensin, üzebilen, güldürebilensin.en güzel uykusun, bir güzel ıtırsın, rüzgarla yüzüme çarpansın. bir güzel düşsün, bir güzel ümitsin.

bunun farkında değilsin.

27 Ekim 2013 Pazar

Kasım'a giden bir tuhaf gece

Evimin bütün odalarında sigara içmiştim; sırayla her birini kullanmıştım. Müthiş bir özgürlüktü bu. Ayaklarım yalın dolaşıyordum, üşüryordular üşüdükçe de çorap giymiyordum. Evimin bütün camlarını açmıştım, her tarafını silip halılar sermiştim.

Ben sana bir şeyler yapıyor, ben seni düşünüyor ve senin için senden uzak durmaya çalışıyordum. Hayır bu bir fedakârlık değildi, gurur hiç değildi ben seni giderek sevebiliyordum. İnan sevdanın muhasebesini yapacak, beni şu kadar aradı bu kadar ilgi göstermeliyim diyecek biri değilim. İçimden sıcak ırmaklar aktıkça, buz gibi çöküyordu insanlar yüreğime. Deneme-yanılma, korunma-fayda sağlama çağıydı. Bazen şöyle kocaman bi' SİKTİR GİT diyesim geliyordu, dışarıya göründüğüme inat içim geçkinceydi. Naifliğimden değil, zayıflığımdan bi' türlü o siktiri çekemiyordum.

Sonra gittim çay demledim, kabuk tarcın, iki tomurcuk karanfil, çayın içine de biraz bergamot kattım; fena da olmadı içtim. Üstüne bir de sigara yaktım. Takribi olarak iki haftadır doğru düzgün uyuyamıyor, uyusam dahi en az 3-4 kez kalkıyordum. Üzmezçiçeği arıyordum, fesleğenlerimin adını üzmez koydum. Birkaç gün sonra öldüklerini gördüm. İçim soğudukça çiçeklerim ölüyordu, uyuyamadıkça göz çukurlarım derinleşiyordu. Oysa ben de Pisa kulesini taşıyormuş açılı fotograflar çekip eğlenmek isterdim; sadece susarak özlüyordum ama Ahmet Aslan gibi değil.

Ve sonra saksafon sesiyle karışık bir elektro gitar solosu yükseliyordu.

"Batı ghettolarından doğuya bir çığlık halinde
 çılgın hüzünlü"

Şairleri taklit etmekten çekinmiyor, düzenli olarak intihal yapıyorum. Vallahi sevdiğimden, kendileriyle bir sorunum yok. Gecelerin uzadığı, dertlerin yoğunlaştığı, insanların inandırıcılığını yitirdiği bir tuhaf mevsimdeyiz. Rüzgarlar yağmurla birleşip perdeleri dışarı çekerek ıslatacak, yağmur ve kar birleşip hunharca üstümüze gelecek benim gibi depresif romantikler de bazen donsa bile cıbır ayakla gezmeye devam edecek.

Kimseye samimiyetimi kanıtlayacak gücüm yok anlıyor musun beni?

19 Ekim 2013 Cumartesi

Arayış

yalnız kalmak istememenin türlü, haklı nedenleri vardı. beynime üşüşen düşünceleri kovmak adına insanların arasına karışıyordum. hayatı anlamayı, gereklerini araştırmayı ve mutluluğa erişmeyi çoktan gayelerim arasından çıkarmıştım. insan ne ile yaşarı arıyordum, yaşamaktı amacım; nasıl olduğu önemli değil.

bir yaşamı sürdürülebilir kılmanın ve huzuru tesis etmenin yollarını arıyordum. kimi zaman aşktı adı kimi zaman zihin dinginliği. yılların bindirilmiş kıtalar halinde üstüme gelişi henüz çeyrek asrı görmememe rağmen ciddi derecede hissediliyordu. insanı en çok harap edenin karmaşık duygular ve gri olduğunu henüz anlamıştım. hikayeler kurmaya çabalıyor ve kendimce eğleniyordum yine de yalnızlık kendini hissettirmekten bir nebze olsa bile vazgeçmiyordu. yanımda kalansa şarkıydı, şiirdi, hikayeydi.

13 Ekim 2013 Pazar

donukluğun tiradı

Acının en hafif halindeyim -tiksintiye dönüşen ve zarar vermeyen tarafından- kutsanmış bir acı bu. Akşamın derin seslerini arayacak, bunlara anlam verecek gücüm yok. Ümitsizliğe, yılgınlığa yer yok ama dövüşmeye de tenezzül etmiyorum. Zihnim bir piyanonun üstünde dans edercesine coşkulu biçimlerde eğleniyor. Sözleri ve onların derin manâlarını çözmeye gerek var mı?

Cemal Süreya en çok bu kadar oturabilirdi; "hayat kısa, kuşlar uçuyor". İnsanın kendinden menkul erdemleri yoksa yaşamının da bir derinliği yoktur. Saydam olmayan ancak sanal kabul edilebilecek iç içe geçmiş evrenlerin içindeyim. Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi bilmiyorum ama durmuyor delicesine koşuyorum. Şaşkın ördek gibi gezişimin nedeni belki de budur. Yaşamın bir derin sırrının olduğunu düşünmüyorum; her şey çok düz, çok sığ.

Elbette gülistana doğmadık, gülistanda yaşamadık, gülistanda ölmeyeceğiz ancak neden güllere düşman olalım? Belki de oldurulmaları yeterlidir, kün diyen biri tarafından.