25. yaşımı özledim;
özgürlük tutkumu, onulan kuşkumu, güven duymayı ve bol bol ağlamayı.
en çok da şüphe duymadan sevmeyi ve sevdiğini göstermeyi
duraksamadan yazabilmeyi, olduğum gibi olmayı, tutkumu ve iyiliğimi.
bataklığın içinde açan lotus olmayı düşünmüştüm, olamayacağımı anladığımda üzülemediğimi fark ettim.
gelecek kaygısını öğrendim, önce dişlerim döküldü, sağ azı dişim kırıldı. sonra eskisi gibi şiirlere hislenmediğimi fark ettim. içimdeki deli kuşun ötmeyi bıraktığı, sessiz sakin mırıldandığı bir çağdayım. kırılganım ama içime kapalı. eskiden ahmet kaya şarkıları dinlerken yüreğimde bir şey erirdi, şimdi ah çekiyorum ancak yüzeysel.
geçen iki yılın ardından bloğuma döndüm, aile evine döndüm, çıktığı deliği beğenmeyen yanımla karşılaştım.
bol çekirdek tükettim, haftada iki akşam bir kaç şişe bira. kendi kendime sustum, kendi kendimle konuşmayı unutmuşum.
22 Eylül 2019 Pazar
16 Mart 2017 Perşembe
Sadece Arkadaş Olmak İçin Eklemiştim
Bir gün elimde zencefil aromalı Beyoğlu Gazozu ile gök
yüzünü ve katmanlarını delerek uzaya karışacağıma inanıyorum. Sağ elimin sol
elimden daha fazla üşümesine anlam veremiyorum. Kuzu şişe, kıymalı bezelyeye,
limonlu çiz keke, şekersiz filtre kahveye itimadım tam. Halay sonrası akan
terin soğumasının tadını bilemezsiniz. Anlatacaklarımı birer cümleyle ve
birbiriyle bağlantısız aktarıyorum. Her konuşma başlangıcımı anlamlı bir sonuca
bağlayamıyorum. Adet kanı garip bir şey. Vistoria’s Secret Endless Love spreyiyle
düzenli bir ilişkimiz var. Kapitalizme içkinim ancak o kötü birisi. Masamda
kırılmış bir pencere kulbu oturmuş bana bakıyor. Öğretmenlik zamanlarımdan
kalan tahta kalemleri masamda kurşun asker. Mandala desenli kalemliğimi hala
boyamadım. Uğur Gürsoy’un Fırat karakterinden soğumaya başladım. Gastritime
ilaçlar fayda etmiyor. Erken ölmekten korkmuyorum ancak intihar etmeyi de pek
düşünmüyorum. 3lü priz tam anlamıyla keriz. Yazar burada komiklik yaptı. Yeni
bir masa lambası aldım, odamın karanlığına gömdüm. Odamın tavanında minik
yıldızlar barınıyor. Yine söylüyorum konuşmalarımı anlamlı bir bütün haline
getiremiyorum. İnceldiği yerden kopanlar, ne ara inceldiler?
Sol ayağım sağ ayağımdan daha fazla üşüyor. Şarkı yazmak
istiyorum. Şarkı söylemek istiyorum. Sadece koşmak istiyorum. Zincirlikuyu
Mezarlığı’nda yaşayanlar komşumdur. Her canlı elbet bir gün ölümü tadacaktır.
Duanla yaşamadım ki bedduanla öleyim. Son ses sessizlik, dışarıda bir
gerizekalı bağırıyor. Argolardan uzaklaştım, eskisi gibi küfretmiyorum. Mor
rengi seviyorum. Magnum dondurma artık hoşuma gitmiyor. Şerbetli tatlı sevmem.
Yokluk günlerimde yemek seçmem. Ayakta işemeyi isterdim. Her canlı gibi
osuruyorum. Yeşil renk ve tonlarıyla düzenli bir ilişkim var. Anal dönemde
yaşananlarla herkesin bir sorunu var. Klavyemin bir ayağı kırıldı. 3 dişim
döküldü, 2 dişim kırık, 4 tane de dolgu evlat edindim. Boş zamanlarımda demon
besliyorum. Sadece arkadaş olmak için eklemiştim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.
İyi geceler dilerim.
2 Mart 2017 Perşembe
Yarım Günün Söylencesi
Çok büyüdüm ben son bir senede.
Ölmediğime sevindiğim günler bile oldu. Çok ağladım, az güldüm. Hayatmış,
sırtta yükmüş, ıhlamurmuş; ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş. Her
terk eden bunu söylüyor, klişe. Ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş.
Olduğuna inandığım şeyler aslında
yokmuş. Olduğuma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.
Baharı başka başka şeylerde
gördüm. Mesela kaldırım taşlarının kırılmış, bulunamayan parçalarında. Bir
bardak tabanının içindeki zararsız çatlakta. Bütünden kaçmakta olan her şeyde
baharı gördüm. Mesela gürbüz açılmış bir papatyanın kopan yaprağında.
Baharı değişen fotoğraf
pozlarında, arkadaş ortamlarında, yalnız başına farklı üç odada aynı anda
gördüm. Bir kolu başının altında, diğer kolu göğüs kafesine sarılı, mavi bir
battaniyenin karanlık altında. Füruğ okurken gördüm mesela Umut Sarıkaya’ya
gülerken de. İnsan kendini her ne hallerde görebilirse, gümüş kordonu kopmadan
mesela bir astral seyahatte, gördüm işte; bedenin varlığından kopmuş gibi gördüm.
Çok büyüdüm ben son bir senede.
Tebdili mekânda ve getirdiği ferahlıkta, bir o yana bir bu yana, değişmeyen bir
takım şeylerin hattında koşarak çok büyüdüm. Özlem’in hediye ettiği el yapımı
Trabzon perdesi nasıl sevilir, öğrendim. Anne nasıl özlenir, insan neyi
gerçekten sever, insan kendinden 21 yaş küçük kardeşini ne kadar özler, insan
aynaya bakarak nasıl ağlar? Hepsini öğrendim. Kendimi korumayı, kendim olmayı,
kendimi kaybedip tekrar tekrar bulmayı, öğrendim.
Baharı başka başka şeylerde
gördüm. Tenha sokaklarda tek başına, bir kübik kamaranın korkunç sonsuzluğunda,
iğnelenmiş vesikalık bir fotoğrafta ya da tek umudu ekilecek 2-3bin kök saçtaki
bir genç adamda. Memeleri sarkmış,
aldatılmış kadınların sorularında bile gördüm. Bahar unutabiliyordu kendini,
sevmediği bir işin mesai aralarında. Bitmeyen şeylerden çok bitenleri dert
ediyordu. Kafasında binlerce soru yalnızca yürüyordu. Bir Chopin notasında
insan olmanın dayanılmaz hüznüyle, garip neşesiyle ve tadılabilecek tüm
duygularda vardı.
Olmadığına inandığım şeyler
aslında varmış. Olmadığıma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.
Çok büyüdüm ben son bir senede.
Çok bahar gördüm. Öldüğüme sevindiğim günler bile oldu. Ihlamura tarçın attım,
limon sıktım, sigara yaktım. İnsan gittiği her yere düşüncelerini götürüyormuş,
gittiğin her yer peşinden geliyormuş. Her giden bunu söylüyor. Ama insan terk
ettiği her yeri peşinden getiriyormuş.
25 Aralık 2016 Pazar
pazar sohbeti niyetine
Sonra neden birden çocukluk
arkadaşımın kocaya kaçmadan evvel mahalledeki şişko bakkal Nuri’den çubuk
kraker ve jelibon alması geldi aklıma, sene 2014… Uzaklara daldım, daldım.
...
Büyük kardeşimi sünnet olduğu
gün, toprak yollu mahallemize dökülen mıcırların asfalt geleceğine delalet
olduğuna sevindik. Hatta sünnetin hayırlı bir vesile olduğunu bile düşünmüştü
annem. Aşırı duygusal ve komik şeylere bile duygusallaşan birim ben, god damn
it.
Tankerlerin peşinden mavi
bidonlarla koşuyorduk, su doldurmak için. Şebeke suyu yoktu, trajikomik
etkinlikti. Bu rezaletin kendinden ziyade 5 yaşında olduğum zamanlardı ve sabah
evden kaçar akşama kadar kaybolur, eve gelince dayak yerdim. O dayağa rağmen
nasıl bir mutluluk yaşıyordum anlatamam.
...
Dedem simit sattı yıllarca. Henüz çift basamaklı yaşlarımda
değildim. Dedem çuval boyutundaki siyah poşetlerle baya simit getirirdi bize
gelirken. Poşetlerin içinden açma ve çatal çıktığında ekstra sevinirdik. Bazen
poğaça ve börek bile çıkıyordu. Çılgınlar gibi mutlu olurduk.
...
Eskiden semt pazarında zabıta yoktu. Rahatça su satardık yaz
zamanları, “ buz gibi soğuk sudan içen” diye nameli bağırışlarla. Bir yaz
teyzemgille pazarlara çıkmıştım. Sebzecinin yanında çalışıp para kazanıyor eve
sebze falan getiriyor mutlu oluyordum. Teyzemler kilim satıyorlardı, semt
pazarlarında. Semtte o gün pazar yoksa, sokaklarda kırmızı arabayla gezerek
satış yapmaya çalışırlardı. Arabanın mikrofonlu, megafonumsu bir zımbırtısı
vardı. Bizim mahalleye geldiklerinde arabaya biner, mikrofonu ele geçirmenin
yollarını arardım. Elime geçtiğinde çirkin sesimle anlamsız türküler söylerdim
bütün mahalleye. Sami eniştem biraz huysuz bir adamdı ama severdi beni. Bazen
çocuklarla toplaşır, bütün dünyaya sesimizi duyuruyormuşçasına, mikrofondan
şarkılar söylerdik. En sık söylenen türkü “burası muştur, yolu yokuştur”du.
…
Sene 98 falandı sanırım. Sezai abim ve Atakan abim, bize
gelirken muz likörü getirmişlerdi. O akşam içilmişti likörün bir kısmı, bir
kısmıysa kalmıştı. Sabah uyandığımda tepeme dikip yuvarlamıştım likörü. İlk
sarhoşluk deneyimimdi, hayal meyal hatırlıyorum.
…
Mahallenin marijinal ailesiydik
biraz sanırım. Evimizin duvarlarında Hz. Ali resmi vardı, komşular kim olduğunu
biliyorlardı ancak –taciz olsun diye- anneme kim bu adam deden mi falan diye
sorarlardı hatırlıyorum. Annem de engin dini bilgileriyle döverdi onları
kendince. Bu da ayrı bi komiklik.
Annemle babam severlerdi
birbirlerini o zaman. Sarılırlardı, öperlerdi hatırlıyorum. Bi akşam üstü,
annemle babam koltuğa serilmiş televizyon izliyorlar. Biz de çocuklarla kapının
önünde oyun oynuyoruz. Neyse su içmek için komşunun kızı Sevcan eve girmiş, o
esnada oturma odasında babamı, annemi öperken görmüş. Bütün mahallede bir hafta
konuşulmuştu. Aleviler öpüşüyormuş falan. Sanki Sünniler öpüşmüyor ne garip.
...
Akşam akşam ıvır zıvır bir sürü
şey geldi aklıma. Gülümsedim. Sonra aklıma sevmek geldi. Birini sevmek incelik
istiyor. Küçük bir ağacı, güzel bir şarkıyı, bir bebeği, kardeşini, bir insanı…
Sevmek güzel şey, hummalı şey, incelikli… Acı da bir şey galiba. İnsan severken
güzel yine de. Sevmek ama tek başına bir şey. Herkes kendince, kendi üslubunca
seviyor….
23 Ekim 2016 Pazar
Çeliktepe'de Bir Oda
Ne zaman bir aşk olsa adı mutsuzluk oluyordu. Cennetin şol
değildi ırmakları ve asi kızlar “sometimes a person never comes back” diye
isyan çıkarıyordu. Kına gecelerinde gizlenen zulmün ve bir insanı sevmenin
yüklediği acıya isyan ediyordu kızlar. Doğacak kızları için endişeli olanlar
sakınıyordu ve adını hiç bilmedikleri insanlar onlara alkış tutuyordu.
Ve Çeliktepe’de bir oda, bu dünyaya açılıyordu camları. Çift
camlardan ses gelmiyor türküsü boşa çıkıyordu çünkü sokaktan gelen motor
sesleri, sokak gürültüleri, bir gelin alma merasimi ve diğerleri hepsi içeri
hücum ediyordu. Hikayesini bilmediğimiz ama tahmin edebildiğimiz milyonlarca ya
da milyarlarca insan-lar. Her birini keşfimiz, yeni bir dünya diye anlam
bulurken o anlamları yaratanın biz olduğunu anlamayacak kadar şuursuzduk.
Ve Çeliktepe’de bir oda, odanın bulunduğu apartıman
dairesinin kapısı, tek ışığı yanmayan fotoselli bir apartman koridoruna
açılıyordu. Merdivenci kadın için her bir dairenin önünde 10 litre hacimli şaşallar
bulunuyordu. Bir zamanlar pembe olan ve şimdilerde rengi kararan korkulukları
çok sıkılmış gibiydi, hızlı değil ama çabuk çabuk çıkın diyordu. Belki de
dermanı yoktu kim bilir? Apartımanın kapısı sol köşesinde çöplerin biriktiği
bir sokağa açılıyordu. Sokak Çeliktepe’nin girişine uzanıyor, solunda balıkçı
sağında patsocu az gerisinde kebapçı ve tam karşısında çiğ köfteci. Sonra bu
fast food sokağı bir gökdelenin düz yoluna uzanıyor ve diğer gökdelenlerin
gölgesinde boğuluyordu.
Kadın her sabah bu sokaktan geçiyordu, sıradanmış gibi
geçiyordu ve fakat oturup düşününce mekanın felsefesini bile yapabiliyordu.
Zaman boşluğunun felsefesiyle dans ediyordu bu sokak. Bir çok amaca hizmet
ederken bir çok gizi saklıyor bir çok anlam taşıyordu. Sokak kendinden
taşıyordu dünyaya açılıyordu ve bu zavallı sokağın zavallı insanları kurmalı
saat gibi, kurulup çalıp tekrar kuruluyordu.
Ve Çeliktepe’de bir oda, camından dışarı bakan bir kızın
bazı kızların ve bazı insanların odası belki de. Dünyaya ve gökyüzüne selam
duruyor bu oda. Bu oda eski kilimi, eski komidini ve sigara dumanından renk
değiştirmiş duvarıyla sadece kendiyken farkında olmadan bir çok anlamı alıyordu
içine, dünyaya taşıyordu. Çay demliğine, sandalyeye, yatağa, insana ve bir çok eşyaya
kol kanat geriyor ama onlara sahip olmuyordu.
Ve Çeliktepe’de bir oda, umutlu bir sevmenin sahibi karamsar
dünyasına kol kanat geriyor. Kendinden haberi yok bu odanın ama şarkıları çok
iyi biliyor. Gökdelenleri göremiyor ama gölgelerine maruz kalıyordu, bir alt
caddeyi göremiyor ama sesine maruz kalıyordu ve içinde yaşayanı taşıyor ama onu
anlamıyordu.
Ve Çeliktepe’de bir oda, ondan çok şey bekleniyor. Tıpkı
bizlerden beklendiği gibi, tıpkı bizler gibi kendinden olmayan birçok şeye
maruz kalıyordu. O odayı hiç anlamayacaktık tıpkı anlaşılmadığımız gibi. O
sadece bir oda ve mağdur bir oda.
2 Haziran 2016 Perşembe
hiçbirşeyci bakış açısının bahar erzansal düzlemde debelenişi ve orkestra
Tüm işleyişi kavramanın verdiği rahatlık ve orta rakımda bir
düzlükte dolaşmak eş değer. Her nasıl ki coğrafi kurallar var idiyse, her nasıl
ki 2+2=4 ise ve ki bu denklem aynı zamanda 2x2’nin eşiti ise, yaşam da farklı
yolların çıktığı ortak bir noktaya tekabül ediyor.
Uzunca bir zamandır düşünüyorum, debelenirken içinde ve
çıktıktan sonrasında, emanet verdiğin bir şeyin geri dönüş sevinci
çekebileceğin acı düzeyinde kıymetli oluyor. Ama olsundu, kuyruğunun
kısılacağını bilse de kedi, son anda ani bir hamleyle o kapı aralığını
değerlendirmek ve kendini gerçekleştirmek istiyordu.
–Al bak çiçek topladım götüne sokarsın-
Solcular olarak karanfile çok anlam biçtik, en nihayetinde
eski mahalle kasaplarında kesilen büyük başın götüne süs olsun diye monte ediliyordu.
Düşünsene bir cinayet ne kadar süslü olabilirdi? Güllere anlam, karanfile
anlam, papatyaya sadelik, etnik mutluluklar, çokca acı ve rasyonel düşündüğünde
kazanabildiğin bir hiç. Hayat deneyimlerim bana, her şeyin birgün tıkandığını
anlatıyor.
-Yaşama sevincini emanet etmiştin o elemana ama merak etme
geri alacaksın-
Mutlu olmanın anlamı derindi, acı çekmeninki daha mühimdi
bence. Ve biz modern çağın insanları ya da romantik olacaksak mini Donkişotlar,
çarkın içinde çabalayıp duruyoruz. Çok tatlı etiketlerimiz, görmekten
hoşlanmadığımız gerçeklerimiz, kendimizi anlatma isteğimiz ve diğerlerini
anlamama direncimiz her zaman çok canlı. Oysa evetti, dünyanın her hali bir
sürekli bir değişimin göstergesiydi. Bir zincir vardı, döngüsü vardı, rutinin
içinden yeni bir şey üretiyordu; mühim olan da buydu bence. Severken,
sevişirken, kavgaya girişirken ya öfkeni ya sevincini ya da herhangi bir şeyini
emanet etmiştin pek sevgili dostum. Artık onu almanın vakti gelmedi mi?
-Karma değil bu, anlam yükleme, gerçekliğin kendini yeniden
üretişi diyebilirsin.
Ve kendimizi yeniden üretmenin koşulları; iyi maaşlı işler,
sevdiğimiz arkadaşlar, anlayabildiğimiz kadarıyla dünya, anlayamadığımız
kadarıyla bizim gibi olmayan insanlar. Kimseyi halaya davet ettiğim yok,
birbirimizi ignore etmenin vakti gelmedi mi?
9 Şubat 2015 Pazartesi
Sonra
sonra hiçbir şey yoluna girmedi, kimse hiçbir hikayenin sonunda mutlu olamadı. 40 yaşına dahi gelsen saçını başını okşayacak bir annen, senin için kaygılanacak bir baban; 70 yaşına gelsen dahi seni sevecek bir sevgilin olmayacak.
kimse kimseyi sonsuza dek sevmiyor, anlayın artık. her şey hıçkırıklar içinde ağladığınız bir akşam patır patır beyninize düşüyor, göz yaşlarına sebep olan her şey ama her şey hayatın ta kendisi. hayat kimse güller, şekerler, şerbetler ve güzel günler sunmuyor. sen içlerinden sana göre olanları seçip gül sayıyorsun.
kafanı yumruklasan da, dişlerini sıksan da, duvarlara kafanı vursan da o anları; mutsuzluğunu değiştiremiyorsun. zamanla ama sadece zamanla, sakin olmaya çalışarak, sakin kalarak ve sabrederek artık eskisi kadar sinirlenmediğini öğrenmen zor oluyor. ama bunun dışında yapabileceğin hiçbir şey yok. nihayetinde kimse seni senden çok düşünmüyor.
kurduğun sevgili dünyanda, naiflikler diyarında, incelikli düşüncelerinin arasında bir anda bir kara böcek olduğunu farkediyorsun. kara düzen var, manifestosu yok yaşamın, alabildiğine deneysel ve alabildiğine hoyrat.
sakin kalabildiğin şeyler olduğunda büyüdüğünü anlıyor, boşvermeyi öğreniyor hep ama hep eriyorsun. heyecanların, hayallerin, aşkların ve daha nice mutluluğa açılan kapının kafanda kurduğun bir teselli masalı olduğunu bir karpuz gibi damdan düşüp yerle yeksan olunca anlıyorsun. acı oluyor, canın acıyor evet ve gece üçlerine kadar başın çatlıyor ama anlıyorsun.
insanların eninde sonunda ne kadar bencil olduğunu anlaman için kendine bakman gerekiyor. hiç birimiz iyi insanlar değiliz kabul edelim artık.
kimse kimseyi sonsuza dek sevmiyor, anlayın artık. her şey hıçkırıklar içinde ağladığınız bir akşam patır patır beyninize düşüyor, göz yaşlarına sebep olan her şey ama her şey hayatın ta kendisi. hayat kimse güller, şekerler, şerbetler ve güzel günler sunmuyor. sen içlerinden sana göre olanları seçip gül sayıyorsun.
kafanı yumruklasan da, dişlerini sıksan da, duvarlara kafanı vursan da o anları; mutsuzluğunu değiştiremiyorsun. zamanla ama sadece zamanla, sakin olmaya çalışarak, sakin kalarak ve sabrederek artık eskisi kadar sinirlenmediğini öğrenmen zor oluyor. ama bunun dışında yapabileceğin hiçbir şey yok. nihayetinde kimse seni senden çok düşünmüyor.
kurduğun sevgili dünyanda, naiflikler diyarında, incelikli düşüncelerinin arasında bir anda bir kara böcek olduğunu farkediyorsun. kara düzen var, manifestosu yok yaşamın, alabildiğine deneysel ve alabildiğine hoyrat.
sakin kalabildiğin şeyler olduğunda büyüdüğünü anlıyor, boşvermeyi öğreniyor hep ama hep eriyorsun. heyecanların, hayallerin, aşkların ve daha nice mutluluğa açılan kapının kafanda kurduğun bir teselli masalı olduğunu bir karpuz gibi damdan düşüp yerle yeksan olunca anlıyorsun. acı oluyor, canın acıyor evet ve gece üçlerine kadar başın çatlıyor ama anlıyorsun.
insanların eninde sonunda ne kadar bencil olduğunu anlaman için kendine bakman gerekiyor. hiç birimiz iyi insanlar değiliz kabul edelim artık.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
