Evimin bütün odalarında sigara içmiştim; sırayla her birini kullanmıştım. Müthiş bir özgürlüktü bu. Ayaklarım yalın dolaşıyordum, üşüryordular üşüdükçe de çorap giymiyordum. Evimin bütün camlarını açmıştım, her tarafını silip halılar sermiştim.
Ben sana bir şeyler yapıyor, ben seni düşünüyor ve senin için senden uzak durmaya çalışıyordum. Hayır bu bir fedakârlık değildi, gurur hiç değildi ben seni giderek sevebiliyordum. İnan sevdanın muhasebesini yapacak, beni şu kadar aradı bu kadar ilgi göstermeliyim diyecek biri değilim. İçimden sıcak ırmaklar aktıkça, buz gibi çöküyordu insanlar yüreğime. Deneme-yanılma, korunma-fayda sağlama çağıydı. Bazen şöyle kocaman bi' SİKTİR GİT diyesim geliyordu, dışarıya göründüğüme inat içim geçkinceydi. Naifliğimden değil, zayıflığımdan bi' türlü o siktiri çekemiyordum.
Sonra gittim çay demledim, kabuk tarcın, iki tomurcuk karanfil, çayın içine de biraz bergamot kattım; fena da olmadı içtim. Üstüne bir de sigara yaktım. Takribi olarak iki haftadır doğru düzgün uyuyamıyor, uyusam dahi en az 3-4 kez kalkıyordum. Üzmezçiçeği arıyordum, fesleğenlerimin adını üzmez koydum. Birkaç gün sonra öldüklerini gördüm. İçim soğudukça çiçeklerim ölüyordu, uyuyamadıkça göz çukurlarım derinleşiyordu. Oysa ben de Pisa kulesini taşıyormuş açılı fotograflar çekip eğlenmek isterdim; sadece susarak özlüyordum ama Ahmet Aslan gibi değil.
Ve sonra saksafon sesiyle karışık bir elektro gitar solosu yükseliyordu.
"Batı ghettolarından doğuya bir çığlık halinde
çılgın hüzünlü"
Şairleri taklit etmekten çekinmiyor, düzenli olarak intihal yapıyorum. Vallahi sevdiğimden, kendileriyle bir sorunum yok. Gecelerin uzadığı, dertlerin yoğunlaştığı, insanların inandırıcılığını yitirdiği bir tuhaf mevsimdeyiz. Rüzgarlar yağmurla birleşip perdeleri dışarı çekerek ıslatacak, yağmur ve kar birleşip hunharca üstümüze gelecek benim gibi depresif romantikler de bazen donsa bile cıbır ayakla gezmeye devam edecek.
Kimseye samimiyetimi kanıtlayacak gücüm yok anlıyor musun beni?
27 Ekim 2013 Pazar
19 Ekim 2013 Cumartesi
Arayış
yalnız kalmak istememenin türlü, haklı nedenleri vardı. beynime üşüşen düşünceleri kovmak adına insanların arasına karışıyordum. hayatı anlamayı, gereklerini araştırmayı ve mutluluğa erişmeyi çoktan gayelerim arasından çıkarmıştım. insan ne ile yaşarı arıyordum, yaşamaktı amacım; nasıl olduğu önemli değil.
bir yaşamı sürdürülebilir kılmanın ve huzuru tesis etmenin yollarını arıyordum. kimi zaman aşktı adı kimi zaman zihin dinginliği. yılların bindirilmiş kıtalar halinde üstüme gelişi henüz çeyrek asrı görmememe rağmen ciddi derecede hissediliyordu. insanı en çok harap edenin karmaşık duygular ve gri olduğunu henüz anlamıştım. hikayeler kurmaya çabalıyor ve kendimce eğleniyordum yine de yalnızlık kendini hissettirmekten bir nebze olsa bile vazgeçmiyordu. yanımda kalansa şarkıydı, şiirdi, hikayeydi.
bir yaşamı sürdürülebilir kılmanın ve huzuru tesis etmenin yollarını arıyordum. kimi zaman aşktı adı kimi zaman zihin dinginliği. yılların bindirilmiş kıtalar halinde üstüme gelişi henüz çeyrek asrı görmememe rağmen ciddi derecede hissediliyordu. insanı en çok harap edenin karmaşık duygular ve gri olduğunu henüz anlamıştım. hikayeler kurmaya çabalıyor ve kendimce eğleniyordum yine de yalnızlık kendini hissettirmekten bir nebze olsa bile vazgeçmiyordu. yanımda kalansa şarkıydı, şiirdi, hikayeydi.
13 Ekim 2013 Pazar
donukluğun tiradı
Acının en hafif halindeyim -tiksintiye dönüşen ve zarar vermeyen tarafından- kutsanmış bir acı bu. Akşamın derin seslerini arayacak, bunlara anlam verecek gücüm yok. Ümitsizliğe, yılgınlığa yer yok ama dövüşmeye de tenezzül etmiyorum. Zihnim bir piyanonun üstünde dans edercesine coşkulu biçimlerde eğleniyor. Sözleri ve onların derin manâlarını çözmeye gerek var mı?
Cemal Süreya en çok bu kadar oturabilirdi; "hayat kısa, kuşlar uçuyor". İnsanın kendinden menkul erdemleri yoksa yaşamının da bir derinliği yoktur. Saydam olmayan ancak sanal kabul edilebilecek iç içe geçmiş evrenlerin içindeyim. Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi bilmiyorum ama durmuyor delicesine koşuyorum. Şaşkın ördek gibi gezişimin nedeni belki de budur. Yaşamın bir derin sırrının olduğunu düşünmüyorum; her şey çok düz, çok sığ.
Elbette gülistana doğmadık, gülistanda yaşamadık, gülistanda ölmeyeceğiz ancak neden güllere düşman olalım? Belki de oldurulmaları yeterlidir, kün diyen biri tarafından.
Cemal Süreya en çok bu kadar oturabilirdi; "hayat kısa, kuşlar uçuyor". İnsanın kendinden menkul erdemleri yoksa yaşamının da bir derinliği yoktur. Saydam olmayan ancak sanal kabul edilebilecek iç içe geçmiş evrenlerin içindeyim. Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi bilmiyorum ama durmuyor delicesine koşuyorum. Şaşkın ördek gibi gezişimin nedeni belki de budur. Yaşamın bir derin sırrının olduğunu düşünmüyorum; her şey çok düz, çok sığ.
Elbette gülistana doğmadık, gülistanda yaşamadık, gülistanda ölmeyeceğiz ancak neden güllere düşman olalım? Belki de oldurulmaları yeterlidir, kün diyen biri tarafından.
8 Ağustos 2013 Perşembe
4 tanesi 1 lira
Bayram günlerinde kendini ebleh hissedenlerdenim ama buna dair bir şeyler söylemeyeceğim. Bunu size sıradan bir bayram gününden yazıyorum.
Sessiz mutsuzluklar vardır, kabullenmişsindir artık durumu ve bu ilk zamanlardaki kadar derinden üzmez seni. İnsan alışır, ara sıra bu mutsuzluğa neden olan şeyler akla gelir, yürek cızlar sonra normale dönersin. Baya baya normalleşir durumun, depremle yaşamaya alışan ancak deprem olduğunda panik yapan, sıradanlaşmış hallerle birlikte az biraz da obsesyonu olan birine dönüşürsün. Bazen aşk gibi biraz mutluluk verebilecek şeylerin peşine takılırsın, ilk zamanlar mutlu gibi olursun çünkü umut vardır içinde. Sonrası yine hüsran.
Ve farkedersin, kimsenin hayatında yer etmemişsindir, kimsede bir iz bırakmamışsındır, duygularını bozuk para gibi harcamışlardır keza seni de. Hatta belki de o kadar bile değeri yoktur. Arabesk durabilir hatta en klişesinden de olabilir bu söylediklerim ama insanlar birine kıyamazken seni çok rahat harcayabilir. Hayatın cilvesinden midir, kaderin sillesinden midir bilinmez nerden düştüğün belirsiz bir boşlukta debelenip durursun. Kimsenin biriciği olmamışsındır, kimse bıraktığın acıdan ötürü "o" demez sana ya da kimseyi pek de öyle mutlu etmemişsindir. Öyledir işte sıradan olmamak adına çırpınırken sıradan, pazardan 4 tanesi 1 liraya alınmış temizlik bezi gibisindir. Hiç bir zaman sukoçbırayt ya da vileda olamazsın çünkü insanlar sana geldikleri zaman duygularını, dar gelirli bir ailenin kısmıklığıyla vermeye başlarlar. Sen kendini ne kadar seversen sev, ne kadar yüceltirsen yücelt 4 tanesi 1 liraya satın alınmış çabucak kullanılıp atılabilen, vazgeçilebilen basit bir beze dönüşürsün. Gerçekten öyle olduğun için değil ama ne için olduğunu da bildiğimi sanmıyorum.
İşte öyle mutsuzluğuna, stabilliğine ya da kötü geçeceğini kabullendiğin haline geldiğinde dank eder aslında ucuz bir bez parçası gibi görüldüğün. Senin yerin daima semt pazarlarıdır, Migros'larda işin yok.
Sessiz mutsuzluklar vardır, kabullenmişsindir artık durumu ve bu ilk zamanlardaki kadar derinden üzmez seni. İnsan alışır, ara sıra bu mutsuzluğa neden olan şeyler akla gelir, yürek cızlar sonra normale dönersin. Baya baya normalleşir durumun, depremle yaşamaya alışan ancak deprem olduğunda panik yapan, sıradanlaşmış hallerle birlikte az biraz da obsesyonu olan birine dönüşürsün. Bazen aşk gibi biraz mutluluk verebilecek şeylerin peşine takılırsın, ilk zamanlar mutlu gibi olursun çünkü umut vardır içinde. Sonrası yine hüsran.
Ve farkedersin, kimsenin hayatında yer etmemişsindir, kimsede bir iz bırakmamışsındır, duygularını bozuk para gibi harcamışlardır keza seni de. Hatta belki de o kadar bile değeri yoktur. Arabesk durabilir hatta en klişesinden de olabilir bu söylediklerim ama insanlar birine kıyamazken seni çok rahat harcayabilir. Hayatın cilvesinden midir, kaderin sillesinden midir bilinmez nerden düştüğün belirsiz bir boşlukta debelenip durursun. Kimsenin biriciği olmamışsındır, kimse bıraktığın acıdan ötürü "o" demez sana ya da kimseyi pek de öyle mutlu etmemişsindir. Öyledir işte sıradan olmamak adına çırpınırken sıradan, pazardan 4 tanesi 1 liraya alınmış temizlik bezi gibisindir. Hiç bir zaman sukoçbırayt ya da vileda olamazsın çünkü insanlar sana geldikleri zaman duygularını, dar gelirli bir ailenin kısmıklığıyla vermeye başlarlar. Sen kendini ne kadar seversen sev, ne kadar yüceltirsen yücelt 4 tanesi 1 liraya satın alınmış çabucak kullanılıp atılabilen, vazgeçilebilen basit bir beze dönüşürsün. Gerçekten öyle olduğun için değil ama ne için olduğunu da bildiğimi sanmıyorum.
İşte öyle mutsuzluğuna, stabilliğine ya da kötü geçeceğini kabullendiğin haline geldiğinde dank eder aslında ucuz bir bez parçası gibi görüldüğün. Senin yerin daima semt pazarlarıdır, Migros'larda işin yok.
27 Temmuz 2013 Cumartesi
Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim
Ramazan davulcusu gümbürtüsüyle çekip gitmişti, sahurlar yapılmış, ışıklar söndürülmüş ve binalarla birlikte sokak ıssız bir karanlığa gömülmüştü. Kısık ışıklarıyla kimi yerleri aldınlatıyordu, sokak lambaları ama karanlık hakimdi... Kısık ışıklar Fransız balkonlu, sıvasız evlere göz kırpıyordu. Bahçeli evimizin, ağaçlarla kaplı kısmı derin bir yusuf çukuruydu; sanki o çukurun içinde ıpıssızdım. Günlerdir aç susuzdum, gözlerim yusuf çukuruydu artık yaşlar bile uğramıyordu.
Davul sesinden hep korkmuşumdur, bir kaç saat sonra ezan sesi de ekleniyordu üstüne bu karanlığı gündüze bağlayan bir işaret olsa da ürkmemi engellemiyordu. Yüreğimdeki bir takım acılarla baş başa kalamıyordum, türkülerin tesiri azalmış, sigara etkisiz hale gelmişti. Gelmiyordu içimden hüzünlenmek bile.(E.C.) Allah'tan feedback alamayan bir kuldum adeta; dualarım boşuna çıkıyordu. İsyan etsem müşrik oluyordum bir türlü sağlam bir irtibat kuramamıştık onu da boş verdim.
Hayattan beklenti içinde olamamak gibi bir huy edinme kararı aldım, midem gurulduyordu ama aç da değildim. Bolca melankolik ve romantik başladığım her iş tam tersine dönüşüyordu ve bir kara komedi oluyordu. Gönlümle konuşmanın yollarını arıyordum, Ali Ekber Çiçek geldi aklıma açtım en güzel söylediği türküyü, dinledim. O bittikçe ben başa sarıyordum, ben sardıkça o da bitiyordu. Her gece erkenden yatma kararı alıyordum, acılarımın üstüne bolca özkaynak soda içiyordum, yeşil çayı ekliyordum olmuyordu. Yürek dediğin başka bir şeyden yapılmaydı, kimyası ve biyolojisi somut değildi metafizik bir şeydi.
İnsanların hepsini sevemiyordum ey insanlık tarihi. İnsanları neden severiz ki? Nasıl severiz? Kendi çapımızca işte. Kendi çapımızda hüzünlerimiz, yaşamlarımız ve gerçeklerimiz vardı. Fazlasına da ne zihin ve de enerji. Hepimiz kendi dünyamızın baş kahramanıydık, varlığı-yokluğu belli olmayan insanlar bile öyleydi. Biliyor musunuz, bazı insanların gereksiz yere yaşadığını düşünüyorum ve onlara harcanan her türlü şeyin de israf olduğunu.
Sokakta araç sesleri duyulmaya başlamıştı, gündüz kendini kabullendirmeye başlamıştı. Kabullenmemek gibi başka bir yolumuz da yoktu. Aslında fena olmazdı istediğimiz vakit istediğimiz saat dilimini yaşasak. Ama bu biraz karmaşık olurdu sanki. Kendi çapımda saçmaladım yine. Neyse iyi geceler...
Davul sesinden hep korkmuşumdur, bir kaç saat sonra ezan sesi de ekleniyordu üstüne bu karanlığı gündüze bağlayan bir işaret olsa da ürkmemi engellemiyordu. Yüreğimdeki bir takım acılarla baş başa kalamıyordum, türkülerin tesiri azalmış, sigara etkisiz hale gelmişti. Gelmiyordu içimden hüzünlenmek bile.(E.C.) Allah'tan feedback alamayan bir kuldum adeta; dualarım boşuna çıkıyordu. İsyan etsem müşrik oluyordum bir türlü sağlam bir irtibat kuramamıştık onu da boş verdim.
Hayattan beklenti içinde olamamak gibi bir huy edinme kararı aldım, midem gurulduyordu ama aç da değildim. Bolca melankolik ve romantik başladığım her iş tam tersine dönüşüyordu ve bir kara komedi oluyordu. Gönlümle konuşmanın yollarını arıyordum, Ali Ekber Çiçek geldi aklıma açtım en güzel söylediği türküyü, dinledim. O bittikçe ben başa sarıyordum, ben sardıkça o da bitiyordu. Her gece erkenden yatma kararı alıyordum, acılarımın üstüne bolca özkaynak soda içiyordum, yeşil çayı ekliyordum olmuyordu. Yürek dediğin başka bir şeyden yapılmaydı, kimyası ve biyolojisi somut değildi metafizik bir şeydi.
İnsanların hepsini sevemiyordum ey insanlık tarihi. İnsanları neden severiz ki? Nasıl severiz? Kendi çapımızca işte. Kendi çapımızda hüzünlerimiz, yaşamlarımız ve gerçeklerimiz vardı. Fazlasına da ne zihin ve de enerji. Hepimiz kendi dünyamızın baş kahramanıydık, varlığı-yokluğu belli olmayan insanlar bile öyleydi. Biliyor musunuz, bazı insanların gereksiz yere yaşadığını düşünüyorum ve onlara harcanan her türlü şeyin de israf olduğunu.
Sokakta araç sesleri duyulmaya başlamıştı, gündüz kendini kabullendirmeye başlamıştı. Kabullenmemek gibi başka bir yolumuz da yoktu. Aslında fena olmazdı istediğimiz vakit istediğimiz saat dilimini yaşasak. Ama bu biraz karmaşık olurdu sanki. Kendi çapımda saçmaladım yine. Neyse iyi geceler...
23 Temmuz 2013 Salı
Didem Madak'a
Dertlerimi çamaşırlarla birlikte
balkondaki ipe astım
düşündüm, mutsuz olmak kolaydı
oldukça da meşru
bazen yastıklara sarılıp ağlamak
geliyor içimden
sonra hayal kurmaya başlıyorum
öyle yeşilçam hüznü değil
tamamiyle varoş, oldukça durağan
güneş kuruttu dertlerimi
ara sıra bakıp hüzünlendim
ama biliyordum çok mutlu olamasak da
hayat bir yanıyla güzeldi.
Didem olsaydı anlardı beni,
zaten anlatarak gitmişti
anlatarak ölmüştü.
21 Temmuz 2013 Pazar
neydi adın
içimdeki acı ve mutsuzluğu ifade edecek, sağa sola saçacak en acıklı şarkıydı adın. mutsuz olmak için çok geçerli sebeplerim vardı. yaylanın serinine çıktım, olmadı, ovanın sıcağında bunaldım, kaybolmadım.
tarhana ve gül burnu mevsimiydi adın, hazan günlerini getiren tatlı bir telaştın. soğuk bir kışa hazırlanıyorduk, oyunu bozup güneye kaçtın. ve neye elimi uzatsam, elimde sapı kalıyordu. bahtsızdım... varsa bile bedbahttım.
bir çok şarkının harmanıydın, dans da ediyorduk ve durmadan mutsuzduk. insan içinde ağlamayacak, üzülmeyecek kadar gururluydum, çikolatayı katık edip şekersiz çayla yutkundum. bilmediğin şeyler vardı, bir çok erkeğin asla bilemeyeceği şeyler... şehirli, şiirseven, yalnız olduğu kadar kış zamanları çetik giyen bir kadını anlayabilmek elbette güçtür, anlarım.
bir semaverin, minik musluğundan, adabınca demli bir çay koydum. gökyüzünün kirişlerini saydım, ay'ın sivriliğini hesapladım ve muhtemelen bana bir kaç milyon ışık yılı uzaktın. rakı içerken güzeldim buna hiç şahit olmadın. bir de açık hava hüznüm vardı onu da köyde bıraktım.
domates yetiştirebilmenin, huzuru tesis etmenin ve kendimi anlamanın sırrını aradım. sevginin emek olmadığını kabul edebilecek kadar kırılmıştım. eski bir nofrost olmayan buzdolabının cinnetine uyandım, güzel sabahlara şahit olmadım. dahası mutlu olmayacak gibiydim, bir kaç şiir okudum, mutsuzluktaki yerimi sağlama aldım.
yazılmış en acıklı dizeydi adın.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)