25 Aralık 2016 Pazar

pazar sohbeti niyetine

Sonra neden birden çocukluk arkadaşımın kocaya kaçmadan evvel mahalledeki şişko bakkal Nuri’den çubuk kraker ve jelibon alması geldi aklıma, sene 2014… Uzaklara daldım, daldım.

...

Büyük kardeşimi sünnet olduğu gün, toprak yollu mahallemize dökülen mıcırların asfalt geleceğine delalet olduğuna sevindik. Hatta sünnetin hayırlı bir vesile olduğunu bile düşünmüştü annem. Aşırı duygusal ve komik şeylere bile duygusallaşan birim ben, god damn it.

Tankerlerin peşinden mavi bidonlarla koşuyorduk, su doldurmak için. Şebeke suyu yoktu, trajikomik etkinlikti. Bu rezaletin kendinden ziyade 5 yaşında olduğum zamanlardı ve sabah evden kaçar akşama kadar kaybolur, eve gelince dayak yerdim. O dayağa rağmen nasıl bir mutluluk yaşıyordum anlatamam.

...

Dedem simit sattı yıllarca. Henüz çift basamaklı yaşlarımda değildim. Dedem çuval boyutundaki siyah poşetlerle baya simit getirirdi bize gelirken. Poşetlerin içinden açma ve çatal çıktığında ekstra sevinirdik. Bazen poğaça ve börek bile çıkıyordu. Çılgınlar gibi mutlu olurduk.

...

Eskiden semt pazarında zabıta yoktu. Rahatça su satardık yaz zamanları, “ buz gibi soğuk sudan içen” diye nameli bağırışlarla. Bir yaz teyzemgille pazarlara çıkmıştım. Sebzecinin yanında çalışıp para kazanıyor eve sebze falan getiriyor mutlu oluyordum. Teyzemler kilim satıyorlardı, semt pazarlarında. Semtte o gün pazar yoksa, sokaklarda kırmızı arabayla gezerek satış yapmaya çalışırlardı. Arabanın mikrofonlu, megafonumsu bir zımbırtısı vardı. Bizim mahalleye geldiklerinde arabaya biner, mikrofonu ele geçirmenin yollarını arardım. Elime geçtiğinde çirkin sesimle anlamsız türküler söylerdim bütün mahalleye. Sami eniştem biraz huysuz bir adamdı ama severdi beni. Bazen çocuklarla toplaşır, bütün dünyaya sesimizi duyuruyormuşçasına, mikrofondan şarkılar söylerdik. En sık söylenen türkü “burası muştur, yolu yokuştur”du.


Sene 98 falandı sanırım. Sezai abim ve Atakan abim, bize gelirken muz likörü getirmişlerdi. O akşam içilmişti likörün bir kısmı, bir kısmıysa kalmıştı. Sabah uyandığımda tepeme dikip yuvarlamıştım likörü. İlk sarhoşluk deneyimimdi, hayal meyal hatırlıyorum.


Mahallenin marijinal ailesiydik biraz sanırım. Evimizin duvarlarında Hz. Ali resmi vardı, komşular kim olduğunu biliyorlardı ancak –taciz olsun diye- anneme kim bu adam deden mi falan diye sorarlardı hatırlıyorum. Annem de engin dini bilgileriyle döverdi onları kendince. Bu da ayrı bi  komiklik.

Annemle babam severlerdi birbirlerini o zaman. Sarılırlardı, öperlerdi hatırlıyorum. Bi akşam üstü, annemle babam koltuğa serilmiş televizyon izliyorlar. Biz de çocuklarla kapının önünde oyun oynuyoruz. Neyse su içmek için komşunun kızı Sevcan eve girmiş, o esnada oturma odasında babamı, annemi öperken görmüş. Bütün mahallede bir hafta konuşulmuştu. Aleviler öpüşüyormuş falan. Sanki Sünniler öpüşmüyor ne garip.

...

Akşam akşam ıvır zıvır bir sürü şey geldi aklıma. Gülümsedim. Sonra aklıma sevmek geldi. Birini sevmek incelik istiyor. Küçük bir ağacı, güzel bir şarkıyı, bir bebeği, kardeşini, bir insanı… Sevmek güzel şey, hummalı şey, incelikli… Acı da bir şey galiba. İnsan severken güzel yine de. Sevmek ama tek başına bir şey. Herkes kendince, kendi üslubunca seviyor….


23 Ekim 2016 Pazar

Çeliktepe'de Bir Oda

Ne zaman bir aşk olsa adı mutsuzluk oluyordu. Cennetin şol değildi ırmakları ve asi kızlar “sometimes a person never comes back” diye isyan çıkarıyordu. Kına gecelerinde gizlenen zulmün ve bir insanı sevmenin yüklediği acıya isyan ediyordu kızlar. Doğacak kızları için endişeli olanlar sakınıyordu ve adını hiç bilmedikleri insanlar onlara alkış tutuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, bu dünyaya açılıyordu camları. Çift camlardan ses gelmiyor türküsü boşa çıkıyordu çünkü sokaktan gelen motor sesleri, sokak gürültüleri, bir gelin alma merasimi ve diğerleri hepsi içeri hücum ediyordu. Hikayesini bilmediğimiz ama tahmin edebildiğimiz milyonlarca ya da milyarlarca insan-lar. Her birini keşfimiz, yeni bir dünya diye anlam bulurken o anlamları yaratanın biz olduğunu anlamayacak kadar şuursuzduk.

Ve Çeliktepe’de bir oda, odanın bulunduğu apartıman dairesinin kapısı, tek ışığı yanmayan fotoselli bir apartman koridoruna açılıyordu. Merdivenci kadın için her bir dairenin önünde 10 litre hacimli şaşallar bulunuyordu. Bir zamanlar pembe olan ve şimdilerde rengi kararan korkulukları çok sıkılmış gibiydi, hızlı değil ama çabuk çabuk çıkın diyordu. Belki de dermanı yoktu kim bilir? Apartımanın kapısı sol köşesinde çöplerin biriktiği bir sokağa açılıyordu. Sokak Çeliktepe’nin girişine uzanıyor, solunda balıkçı sağında patsocu az gerisinde kebapçı ve tam karşısında çiğ köfteci. Sonra bu fast food sokağı bir gökdelenin düz yoluna uzanıyor ve diğer gökdelenlerin gölgesinde boğuluyordu.

Kadın her sabah bu sokaktan geçiyordu, sıradanmış gibi geçiyordu ve fakat oturup düşününce mekanın felsefesini bile yapabiliyordu. Zaman boşluğunun felsefesiyle dans ediyordu bu sokak. Bir çok amaca hizmet ederken bir çok gizi saklıyor bir çok anlam taşıyordu. Sokak kendinden taşıyordu dünyaya açılıyordu ve bu zavallı sokağın zavallı insanları kurmalı saat gibi, kurulup çalıp tekrar kuruluyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, camından dışarı bakan bir kızın bazı kızların ve bazı insanların odası belki de. Dünyaya ve gökyüzüne selam duruyor bu oda. Bu oda eski kilimi, eski komidini ve sigara dumanından renk değiştirmiş duvarıyla sadece kendiyken farkında olmadan bir çok anlamı alıyordu içine, dünyaya taşıyordu. Çay demliğine, sandalyeye, yatağa, insana ve bir çok eşyaya kol kanat geriyor ama onlara sahip olmuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, umutlu bir sevmenin sahibi karamsar dünyasına kol kanat geriyor. Kendinden haberi yok bu odanın ama şarkıları çok iyi biliyor. Gökdelenleri göremiyor ama gölgelerine maruz kalıyordu, bir alt caddeyi göremiyor ama sesine maruz kalıyordu ve içinde yaşayanı taşıyor ama onu anlamıyordu.


Ve Çeliktepe’de bir oda, ondan çok şey bekleniyor. Tıpkı bizlerden beklendiği gibi, tıpkı bizler gibi kendinden olmayan birçok şeye maruz kalıyordu. O odayı hiç anlamayacaktık tıpkı anlaşılmadığımız gibi. O sadece bir oda ve mağdur bir oda. 

2 Haziran 2016 Perşembe

hiçbirşeyci bakış açısının bahar erzansal düzlemde debelenişi ve orkestra

Tüm işleyişi kavramanın verdiği rahatlık ve orta rakımda bir düzlükte dolaşmak eş değer. Her nasıl ki coğrafi kurallar var idiyse, her nasıl ki 2+2=4 ise ve ki bu denklem aynı zamanda 2x2’nin eşiti ise, yaşam da farklı yolların çıktığı ortak bir noktaya tekabül ediyor.

Uzunca bir zamandır düşünüyorum, debelenirken içinde ve çıktıktan sonrasında, emanet verdiğin bir şeyin geri dönüş sevinci çekebileceğin acı düzeyinde kıymetli oluyor. Ama olsundu, kuyruğunun kısılacağını bilse de kedi, son anda ani bir hamleyle o kapı aralığını değerlendirmek ve kendini gerçekleştirmek istiyordu.

–Al bak çiçek topladım götüne sokarsın-

Solcular olarak karanfile çok anlam biçtik, en nihayetinde eski mahalle kasaplarında kesilen büyük başın götüne süs olsun diye monte ediliyordu. Düşünsene bir cinayet ne kadar süslü olabilirdi? Güllere anlam, karanfile anlam, papatyaya sadelik, etnik mutluluklar, çokca acı ve rasyonel düşündüğünde kazanabildiğin bir hiç. Hayat deneyimlerim bana, her şeyin birgün tıkandığını anlatıyor.

-Yaşama sevincini emanet etmiştin o elemana ama merak etme geri alacaksın-

Mutlu olmanın anlamı derindi, acı çekmeninki daha mühimdi bence. Ve biz modern çağın insanları ya da romantik olacaksak mini Donkişotlar, çarkın içinde çabalayıp duruyoruz. Çok tatlı etiketlerimiz, görmekten hoşlanmadığımız gerçeklerimiz, kendimizi anlatma isteğimiz ve diğerlerini anlamama direncimiz her zaman çok canlı. Oysa evetti, dünyanın her hali bir sürekli bir değişimin göstergesiydi. Bir zincir vardı, döngüsü vardı, rutinin içinden yeni bir şey üretiyordu; mühim olan da buydu bence. Severken, sevişirken, kavgaya girişirken ya öfkeni ya sevincini ya da herhangi bir şeyini emanet etmiştin pek sevgili dostum. Artık onu almanın vakti gelmedi mi?

-Karma değil bu, anlam yükleme, gerçekliğin kendini yeniden üretişi diyebilirsin.


Ve kendimizi yeniden üretmenin koşulları; iyi maaşlı işler, sevdiğimiz arkadaşlar, anlayabildiğimiz kadarıyla dünya, anlayamadığımız kadarıyla bizim gibi olmayan insanlar. Kimseyi halaya davet ettiğim yok, birbirimizi ignore etmenin vakti gelmedi mi?

9 Şubat 2015 Pazartesi

Sonra

sonra hiçbir şey yoluna girmedi, kimse hiçbir hikayenin sonunda mutlu olamadı. 40 yaşına dahi gelsen saçını başını okşayacak bir annen, senin için kaygılanacak bir baban; 70 yaşına gelsen dahi seni sevecek bir sevgilin olmayacak.

kimse kimseyi sonsuza dek sevmiyor, anlayın artık. her şey hıçkırıklar içinde ağladığınız bir akşam patır patır beyninize düşüyor, göz yaşlarına sebep olan her şey ama her şey hayatın ta kendisi. hayat kimse güller, şekerler, şerbetler ve güzel günler sunmuyor. sen içlerinden sana göre olanları seçip gül sayıyorsun.

kafanı yumruklasan da, dişlerini sıksan da, duvarlara kafanı vursan da o anları; mutsuzluğunu değiştiremiyorsun. zamanla ama sadece zamanla, sakin olmaya çalışarak, sakin kalarak ve sabrederek artık eskisi kadar sinirlenmediğini öğrenmen zor oluyor. ama bunun dışında yapabileceğin hiçbir şey yok. nihayetinde kimse seni senden çok düşünmüyor.

kurduğun sevgili dünyanda, naiflikler diyarında, incelikli düşüncelerinin arasında bir anda bir kara böcek olduğunu farkediyorsun. kara düzen var, manifestosu yok yaşamın, alabildiğine deneysel ve alabildiğine hoyrat.

sakin kalabildiğin şeyler olduğunda büyüdüğünü anlıyor, boşvermeyi öğreniyor hep ama hep eriyorsun. heyecanların, hayallerin, aşkların ve daha nice mutluluğa açılan kapının kafanda kurduğun bir teselli masalı olduğunu bir karpuz gibi damdan düşüp yerle yeksan olunca anlıyorsun. acı oluyor, canın acıyor evet ve gece üçlerine kadar başın çatlıyor ama anlıyorsun.

insanların eninde sonunda ne kadar bencil olduğunu anlaman için kendine bakman gerekiyor. hiç birimiz iyi insanlar değiliz kabul edelim artık.

18 Ekim 2014 Cumartesi

18 Ekim, Bitmeyen Dert

Allahtan ve her türlü merhametten uzak, şah damarın kadar yakın yoksunluk. Yaz günü üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmiş gibi, yutkunması zor gerçekler.

Ne zaman buralara geldiğimi bilmiyorum. Oysa kendimi aradığım, hakikati bulmaya çalıştığım falan da yoktu. Yalnızca daha dingin olmak istiyordum. Bir arsayı yol yapan, karşılıklı dizilmiş tahta binaların pencerelerinden bağlanan, o çektikçe karşındakini sana getiren çamaşır ipinde asılı bir kaç beyaz çamaşır gibi dalgalanmak istiyordum sokaklarda. Ana eli değmiş gibi baba yolu gözler gibi... Kendinden yalnızca bir yaş küçük kardeşinin bebekmişçesine üstüne titremek, yıllar sonra gelen üç yaşındaki kardeşin anası gibi olmak; bütün yeryüzü kardeşlerime aynı itinayla sarılmak isterim.

Sırrın içinde sır, hızır gibi, kuyudan çıkan yusuf kadar alçak gönüllü, kırklar makamı kadar ulu, kırkların ceminde sonsuz olan üzüm tanesi gibi; dünya hepimize yetebiliyordu. Kimdi bu dünyanın hızır paşaları, muaviyeleri, soysuzları.

Yolu mu sevdim, yolculuğu mu bir türlü karar veremedim. İş çıkış saati minibüsünden sarkan yolcu gibiydim hayatta; düşme riski yüksek olsa bile zorluyordum. Ve o halimle kulaklığım düşmüyordu kulağımdan, herhalde düşmemem için moral olmaya çalışıyordu. Oysa çalan şarkıların en umutlu yanlarında bile gözlerim dolabiliyordu. Hiç bir zaman Amelie filmindeki gibi soft mutsuzluklar yaşayamacak olmanın bilincinde, hiç bir zaman dünyayı kurtaran süper kahraman olmayacağını bile bile yaşamak çok ağır geliyordu. Hele ki hayal gücü iktidara diyen, tanımadığımız ama bize soluk katan dostlar yitip giderken.

Ölüm çok garipti, hem ondan olanca şiddetle kaçıp, hem onunla hem onu istemeyerek. Öldürerek, tüketerek yaşamak; en büyük çelişki buydu belki de. Neden orada olduğunuzu bilmediğiniz zamanlarda, sıcak bir yaz akşamının tüyleri ürperten yalnızlığını hissedersiniz.


Alevler yükseliyor, gök kuşakları eşlik ediyor, bir kaosun yüreğinden hürriyet iniltileri yükseliyor. Tükenmiyorsun, bitmiyorsun, öfken patlıyor, sığmıyorsun ama ölmüyorsun da.


26 Temmuz 2014 Cumartesi

Temmuz 26

 Son zamanlarda çok evde kalmış, çok yorulmuş, çok miskinleşmişti. Miskinliğin ve işsizliğin işe yarayacağını düşünmemişti hiç. İçine, maneviyata ve huzuru aramaya doğru bir dalış halindeydi. Daha evvel içinde olduğu bir çok şeyi 10 metrekarelik odasından, bilgisayarından, evin balkonundan, izlediği filmlerden ve okuduğu kitaplardan tekrar tekrar anlamaya çalışıyordu. Klasikti ama insan oluş halindeyken meselenin aslını kavrayamıyordu.

Bir şeyleri yapmaktan bir şeyleri izlemeye geçtiğinde farklılaşıyordun. Dünyayı Taksim'den, Kadıköy'den izlemekle Esenyurt'tan, Bağcılar'dan izlemek arasında fersah fersah fark vardı. Ahlak dedikleri, ahlakçılık dedikleri, yanlış dedikleri, varoş dedikleri, yoksulluk ne bileyim işte çaresizlik dedikleri yaşayanla izleyen arasında algılama farkı olan şeylerdi. Zaten şu sikik dünyada her şey bir görece ihtiva ediyordu.

Falanca kimse filanca yerde içkisinin yudumlarken sokağında dahi yürüyemeyeceği yerler hakkında konuşmakta sakınca görmüyordu. Türk Kürdistan'ı konuşurken, halkını konuşurken yanından dahi geçmeyeceği yerler hakkında çok şey söyleme hakkını buluyordu kendinde. İstanbul'un bilmem ne isimli varoş semti hakkında, Cihangir müdavimleri, Mis sokak müptelaları bol keseden atıyordu. Birileri fuhuşu savunuyor, diğerleri yeriyor, öteki nötr kalıyor kimisiyse kafayı çekiyordu. Ancak tam da bunlar konuşuluyorken Esenyurt'un 100bin nüfuslu bir mahallesinde, Bağcılar'ın, Esenler'in belalı sokaklarında başka şeyler oluyordu.

Varoş insanını kahramanlaştıracak değilim. İnsanların çok standart yaşam kaygıları var ve muhtemelen yaşadıkları semtten başka gidecek yerleri de yok. Onların kaygılarını anlamak için içlerinde olmak gerekir, içlerinde olmak da yetmez bazen onlar gibi olmak gerekir. O yüzden birileri hep onlar üzerinde toplum mühendisliği yaparken bazı şeyleri düşünmez düşünemez. İnsanlık onuru adı altında yürütülen mücadelelerde varoş insanı, işçi sınıfı hep bir kenarda "veri"dir. Daha fazlası olamazlar. Oysa onca çelişkinin içerisinde alışılmamış bir ahenk vardır. Kulağa hoş gelen, edebi ancak özünde insan doğasının nasıl da mutasyona uğradığını ifade eden.

"Esenyurt'un sıvasız fransız balkonlu bir evinden "sebastian bach" notaları iftar sonrası rehavetini esrik bir eda ile yerle yeksan ediyordu. Bu varoş semtin sıvalı ve eski bir evinin arka sokağında fuhuş yapan kadınların isteksiz sesleri, kova yapan gençlerinin "kafası yeni geldi" nidaları yükseliyordu. Tüm karmaşanın, üzerlerinde yapılan hesapların çok uzağında yaşam devam ediyordu. Anlamak ve anlaşılmak umurlarında değildi. Sonuç olarak her insan ayrı bir dünya idi. Ve bu dünyalar neyin çevresinde, neyin neresinde döndüklerini bilmiyorlardı...

Birden gecekondunun önüne son model bir jip yaklaştı, içinden son moda yabancı pop şarkıları çalıyordu. Mantar topuk ayakkabısıyla, bağrı açılmış bedeniyle arabadan indi genç mahalleye şöyle bir göz attı. Her şey her zamanki gibiydi farkında olmadan algılamıştı bunu. Evine girdi tozunu serdi iki fırtta iş tamam. Yeni işler bekliyordu, köşe olacaktı, yoksulluğun içinde varsıllığa doyma çabasındaydı. Ancak insan yaşadığı yere benziyordu ne yoksulluğun ne varsıllığın 40 (kırk) yıl izi gitmiyordu. Odasına girince Hakkı Bulut açarak takılmaya devam etti...

Olası bir devrimin umudu vardı bir yerlerde... Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar "her şey" emeğin olacaktı. Katliamlar kınanacak, faşist lanetlecek ancak hep olgunlaşamayan devrim şartları nedeniyle yarım kalacaktı devrimler. Güzel günlerde halay çekilecek, devrimci bir eylem olarak gülünecek, günün birinde kahpe bir pusuda, namussuz bir kavgada bir yoldaş daha gidecekti. Erdemli olmak ölüm demekti. Er ya da geç tadılacaktı...."

İki yüzlü davulcular, yalancı bayramlar, sevinmeye neden olabilecek her şey birer para tuzağıydı. Sevinecek hiçbir nedenimiz, sığınacak hiçbir limanımız ya da tam anlamıyla sonuç verecek hiç bir mücadelemiz olmadığı için özel günler yaratıyor, özel ritüeller çıkartıyor ve bir şeylere tapıyorduk. Arkadaşlarla toplanıyor, dünyayı kurtarıyor, çeşitli hülyalara dalıyorduk. Ancak bir şeyler ters gidiyordu, bir şeyler hep yarım kalıyor ve olmuyordu. Olmamıştık, olamıyorduk. Orada kaldık. 




19 Mayıs 2014 Pazartesi

Hüznünüz İsyan Olsun


"Ağır ağır geldiler
Sonra hergün geldiler artarak geldiler
Kadınları çocukları ve alkışlarıyla
Yoğurt mayalar gibi geldiler
Pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
Su gibi ateş gibi
Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
Yeni yollarla tanıştı ayakları
Her gün yeni kabuklar çatladı
Yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
Bir kent oldular sonunda
Ve adını değiştirdiler ülkenin"1


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin raporlarına göre 2014 yılının ilk 3 ayında 276 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmişti. Yine aynı meclisin daha evvel yayınladığı rapor ve çalışmalara bakarsanız Türkiye'nin "iş kazalarında" ne vahim durumda olduğunu görürsünüz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın verileri ise tabiatıyla gerçekleri yansıtmıyor. Dün de Soma'daki özel maden ocağında gerçekleşen patlamada, açıklanan rakamlara göre (şimdilik) 252 insan yaşamını kaybetti. Sendikaların tepkisi içler acısı, devletin tavrı kan donduruyor, insanlar "tane" oluyor; bedenleri bir bir yer altından çıkarılırken.

Bu bir yas yazısı değildir. Acının, hüznün, öfkenin isyan olması gerektiğini düşünüyorum. Birileri zengin olsun diye, yer altında ve üstünde kötü bir yaşam, insan dahi hiçbir canlıya yakışmayan koşullar dayatılırken elde ettikleri kârla şehirleri rezidans, avm ve plazalarla "lüks" bataklıklara çeviriyorlar. Onlar bunu yaptıkça kendimize, insanlığımıza ve bil cümle tabiata yabancılaşıyor ve makinalaştırılıyoruz. Aramıza nifak tohumları ekiyorlar.

Bizleri birer kurbanlık gibi katlediyorlar. İstikrar sürsün Türkiye büyüsün diye, her yıl yüzlerce işçi yaşamını kaybediyor. Ölümler basit birer sayı oluyor ve bir iki insan ölünce daha az ses çıkıyor; sanki ölümün azı makbülmüş gibi. Yüzlercesi ölünce "şehit" oluyorlar. İşte açmaz da burda başlıyor. Şunu artık söylemek gerekiyor: "Şehit mehit değil madenciler, daha fazla kâr için en kötü koşullarda çalıştırarak öldürdüğünüz, insan yerine koymadığınız işçiler."

Dün patlama gerçekleştiğinden beri HDP ve CHP'nin Soma'daki maden ocaklarıyla ilgili verdiği araştırma önergelerinin AKP grubunun oy çokluğuyla reddedilişinin belgeleri dolaşıyor sosyal medyada. Kendini akademisyen olarak tanımlayan kimi leş kargaları karbonmonoksitin tatlı bir ölüme neden olduğunu söylüyor. Ülkenin başbakanı ve şürekası gerek mecliste, gerek bir takım etkinliklerde ağzı kulaklarında pozlar veriyor ölen işçiler madenden çıkarılırken. Formaliteden bile üzülmüyorlar, o kadar kara kalpliler o kadar gözleri dönmüş.

Sonra birileri çıkıyor, işçinin hakkını arayan muhalefete, "ölüm üzerinden siyaset yapmayın" diyor. AKP taraftarı kimseler ve AKP'nin sosyal medya ekibi twitterda başbakanları için övgü yüklü tagler açıyor hit olsun diye, Soma'da yaşananlar bilinmesin, duyulmasın diye. Hep bir ağız olup Haziran yaklaşırken bu patlamanın yaşanması manidar diyorlar, neredeyse işçiler hükümeti yıpratmak için öldü diyecekler. Korkuyorum ki derler. Toplu taşıma araçlarında, okullarda, iş yerlerinde, sokaklarda yaşanan olayın cinayet olduğunu, hükümetin ekonomi politikalarının sebep olduğu söylendiğinde siyaset yapmakla suçlanıyor insanlar. Üstlerine yürüyorlar, küfür ediyor, tehdit ediyorlar. Hükümet öyle bir algı yaratmış ki siyaset yapmak kendilerinden başka herkese yasak! Bizde ise öyle bir yer etmiş ki siyaset yapmadığımızı kanıtlamaya çalışacak kadar ürküyoruz.

İşte burdan başlamak gerekiyor siyaset nedir, ne için yapılır, kimle yapılır diye sormaya. Devletler niçin var? Ne ara bu derece ayrıştık diye sormak gerekiyor. İnsanlar neden katil başbakanlarını bu kadar seviyor? Neden soyulurken, ölürken, sürünürken başbakanlarından vazgeçmiyor. Neden google aramalarında Soma'nın seçim sonuçları en üstlerde yer alıyor? Biz neyi yanlış yapıyoruz demek gerekiyor. Bizden olmayana üzülmeyecek kadar kalbimiz ve bilincimiz kara bağlamadı! Birimizden binimize şimdi siyaset yapma zamanı. 15'inde çocuklarımızın, garibanın, yoksulun, kadınların, işçi sınıfının, bizim hepimizin yegane kurtuluş yolu, isyan! Korkmadan, korkutmalarına izin vermeden, başı dik. İşte bu yüzden dua etme, rahmet dileme, isyan et kardeşim! Hüznün isyan olsun güzel kardeşim! Yalnızca bugün değil, kurtuluşa dek isyan!



1Kemal Özer


24.05.2014 tarihinde sendika.org'ta yayınlanan yazımdır...
http://www.sendika.org/2014/05/huznunuz-isyan-olsun-bahar-erzan/