10 Temmuz 2022 Pazar

Kaybetmiş

 



Tüm dertlerim uygar dünyanın kurallarından

Tehlikeli sınırların çok korunaklı geçitleri

Elimdeki resimlerin hiçbir anlamı yok

Kaldığım yerden öldüğüm yere devam

Bu yalnızlığı epey oldu görmemiştim

Hayali gibi olan gerçek bir film kahramanı gibi

Yüzyıllar sonra beliren bir kurtarıcı

Dünyadan çoktan vazgeçtim ve acınacak hallerimden

Beni elimden tutan kimdir?


Tanrıya şükretmedim ve geçtim tuzaklarından

Anlamadığım şeylerin mikroskop altındaki görüntülerini izledim

Bizimkisi bir varoluş problemi


Çok büyük sözler söyleyen bir şair olamayacağım için utanç duymadım aslında

Çünkü çok büyük konuşmaların hayalperest hezeyanlarını gördüm çoğu kez

Ve kendimi buldum kaybederken

Toparlanmak benim harcım değil


Bir gün bir kitap yazacaksam eğer adı kaybetmiş olmalı

Çünkü kaybederken buldum kendimi

En çok da ümid ederken 




***




Böyle bir yalnızlığın sonucu, temmuz fırtınasında çok gizli o sırrı hala içinde taşımak gibi

Doğru yolu buldum mu bilemem, yanlış adımların sahibiyim

Çokça aradım içimde, sırra kadem basmış o gizemi

Küçük çaplı tanrılar da saramiyor ve en iyi lokman hekim bile, içimdeki yarayı


Serin bir yaz sabahı hayal ediyorum, köyümde ve tasasız

En güzel şarkının melodisi gibi hayat

Kaygısız ve ince

Derimin üstünde hissettiğim o gizemli uğultu, tüm araba sirenlerini susturdu

Sarhoş olmaktan başka bir şey gelmedi elimden

Derdim doğduğum günden beri boynumun borcu


Evet yine de neşeli türküler söyleyeceğim

Vazgeçtim gönlünüzü hoş etmekten

Kendimce eğleneceğim

22 Eylül 2019 Pazar

2019

25. yaşımı özledim;
özgürlük tutkumu, onulan kuşkumu, güven duymayı ve bol bol ağlamayı.
en çok da şüphe duymadan sevmeyi ve sevdiğini göstermeyi
duraksamadan yazabilmeyi, olduğum gibi olmayı, tutkumu ve iyiliğimi.

bataklığın içinde açan lotus olmayı düşünmüştüm, olamayacağımı anladığımda üzülemediğimi fark ettim.

gelecek kaygısını öğrendim, önce dişlerim  döküldü, sağ azı dişim kırıldı. sonra eskisi gibi şiirlere hislenmediğimi fark ettim. içimdeki deli kuşun ötmeyi bıraktığı, sessiz sakin mırıldandığı bir çağdayım. kırılganım ama içime kapalı. eskiden ahmet kaya şarkıları dinlerken yüreğimde bir şey erirdi, şimdi ah çekiyorum ancak yüzeysel.

geçen iki yılın ardından bloğuma döndüm, aile evine döndüm, çıktığı deliği beğenmeyen yanımla karşılaştım.

bol çekirdek tükettim, haftada iki akşam bir kaç şişe bira. kendi kendime sustum, kendi kendimle konuşmayı unutmuşum.

16 Mart 2017 Perşembe

Sadece Arkadaş Olmak İçin Eklemiştim

Bir gün elimde zencefil aromalı Beyoğlu Gazozu ile gök yüzünü ve katmanlarını delerek uzaya karışacağıma inanıyorum. Sağ elimin sol elimden daha fazla üşümesine anlam veremiyorum. Kuzu şişe, kıymalı bezelyeye, limonlu çiz keke, şekersiz filtre kahveye itimadım tam. Halay sonrası akan terin soğumasının tadını bilemezsiniz. Anlatacaklarımı birer cümleyle ve birbiriyle bağlantısız aktarıyorum. Her konuşma başlangıcımı anlamlı bir sonuca bağlayamıyorum. Adet kanı garip bir şey. Vistoria’s Secret Endless Love spreyiyle düzenli bir ilişkimiz var. Kapitalizme içkinim ancak o kötü birisi. Masamda kırılmış bir pencere kulbu oturmuş bana bakıyor. Öğretmenlik zamanlarımdan kalan tahta kalemleri masamda kurşun asker. Mandala desenli kalemliğimi hala boyamadım. Uğur Gürsoy’un Fırat karakterinden soğumaya başladım. Gastritime ilaçlar fayda etmiyor. Erken ölmekten korkmuyorum ancak intihar etmeyi de pek düşünmüyorum. 3lü priz tam anlamıyla keriz. Yazar burada komiklik yaptı. Yeni bir masa lambası aldım, odamın karanlığına gömdüm. Odamın tavanında minik yıldızlar barınıyor. Yine söylüyorum konuşmalarımı anlamlı bir bütün haline getiremiyorum. İnceldiği yerden kopanlar, ne ara inceldiler?

Sol ayağım sağ ayağımdan daha fazla üşüyor. Şarkı yazmak istiyorum. Şarkı söylemek istiyorum. Sadece koşmak istiyorum. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda yaşayanlar komşumdur. Her canlı elbet bir gün ölümü tadacaktır. Duanla yaşamadım ki bedduanla öleyim. Son ses sessizlik, dışarıda bir gerizekalı bağırıyor. Argolardan uzaklaştım, eskisi gibi küfretmiyorum. Mor rengi seviyorum. Magnum dondurma artık hoşuma gitmiyor. Şerbetli tatlı sevmem. Yokluk günlerimde yemek seçmem. Ayakta işemeyi isterdim. Her canlı gibi osuruyorum. Yeşil renk ve tonlarıyla düzenli bir ilişkim var. Anal dönemde yaşananlarla herkesin bir sorunu var. Klavyemin bir ayağı kırıldı. 3 dişim döküldü, 2 dişim kırık, 4 tane de dolgu evlat edindim. Boş zamanlarımda demon besliyorum. Sadece arkadaş olmak için eklemiştim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.


İyi geceler dilerim. 

2 Mart 2017 Perşembe

Yarım Günün Söylencesi

Çok büyüdüm ben son bir senede. Ölmediğime sevindiğim günler bile oldu. Çok ağladım, az güldüm. Hayatmış, sırtta yükmüş, ıhlamurmuş; ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş. Her terk eden bunu söylüyor, klişe. Ama insan gittiği her yere kendini götürüyormuş.

Olduğuna inandığım şeyler aslında yokmuş. Olduğuma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.

Baharı başka başka şeylerde gördüm. Mesela kaldırım taşlarının kırılmış, bulunamayan parçalarında. Bir bardak tabanının içindeki zararsız çatlakta. Bütünden kaçmakta olan her şeyde baharı gördüm. Mesela gürbüz açılmış bir papatyanın kopan yaprağında.

Baharı değişen fotoğraf pozlarında, arkadaş ortamlarında, yalnız başına farklı üç odada aynı anda gördüm. Bir kolu başının altında, diğer kolu göğüs kafesine sarılı, mavi bir battaniyenin karanlık altında. Füruğ okurken gördüm mesela Umut Sarıkaya’ya gülerken de. İnsan kendini her ne hallerde görebilirse, gümüş kordonu kopmadan mesela bir astral seyahatte, gördüm işte; bedenin varlığından kopmuş gibi gördüm.

Çok büyüdüm ben son bir senede. Tebdili mekânda ve getirdiği ferahlıkta, bir o yana bir bu yana, değişmeyen bir takım şeylerin hattında koşarak çok büyüdüm. Özlem’in hediye ettiği el yapımı Trabzon perdesi nasıl sevilir, öğrendim. Anne nasıl özlenir, insan neyi gerçekten sever, insan kendinden 21 yaş küçük kardeşini ne kadar özler, insan aynaya bakarak nasıl ağlar? Hepsini öğrendim. Kendimi korumayı, kendim olmayı, kendimi kaybedip tekrar tekrar bulmayı, öğrendim.

Baharı başka başka şeylerde gördüm. Tenha sokaklarda tek başına, bir kübik kamaranın korkunç sonsuzluğunda, iğnelenmiş vesikalık bir fotoğrafta ya da tek umudu ekilecek 2-3bin kök saçtaki bir genç adamda.  Memeleri sarkmış, aldatılmış kadınların sorularında bile gördüm. Bahar unutabiliyordu kendini, sevmediği bir işin mesai aralarında. Bitmeyen şeylerden çok bitenleri dert ediyordu. Kafasında binlerce soru yalnızca yürüyordu. Bir Chopin notasında insan olmanın dayanılmaz hüznüyle, garip neşesiyle ve tadılabilecek tüm duygularda vardı.

Olmadığına inandığım şeyler aslında varmış. Olmadığıma inandığım şeyler sadece birer yanılsamaymış.


Çok büyüdüm ben son bir senede. Çok bahar gördüm. Öldüğüme sevindiğim günler bile oldu. Ihlamura tarçın attım, limon sıktım, sigara yaktım. İnsan gittiği her yere düşüncelerini götürüyormuş, gittiğin her yer peşinden geliyormuş. Her giden bunu söylüyor. Ama insan terk ettiği her yeri peşinden getiriyormuş.


25 Aralık 2016 Pazar

pazar sohbeti niyetine

Sonra neden birden çocukluk arkadaşımın kocaya kaçmadan evvel mahalledeki şişko bakkal Nuri’den çubuk kraker ve jelibon alması geldi aklıma, sene 2014… Uzaklara daldım, daldım.

...

Büyük kardeşimi sünnet olduğu gün, toprak yollu mahallemize dökülen mıcırların asfalt geleceğine delalet olduğuna sevindik. Hatta sünnetin hayırlı bir vesile olduğunu bile düşünmüştü annem. Aşırı duygusal ve komik şeylere bile duygusallaşan birim ben, god damn it.

Tankerlerin peşinden mavi bidonlarla koşuyorduk, su doldurmak için. Şebeke suyu yoktu, trajikomik etkinlikti. Bu rezaletin kendinden ziyade 5 yaşında olduğum zamanlardı ve sabah evden kaçar akşama kadar kaybolur, eve gelince dayak yerdim. O dayağa rağmen nasıl bir mutluluk yaşıyordum anlatamam.

...

Dedem simit sattı yıllarca. Henüz çift basamaklı yaşlarımda değildim. Dedem çuval boyutundaki siyah poşetlerle baya simit getirirdi bize gelirken. Poşetlerin içinden açma ve çatal çıktığında ekstra sevinirdik. Bazen poğaça ve börek bile çıkıyordu. Çılgınlar gibi mutlu olurduk.

...

Eskiden semt pazarında zabıta yoktu. Rahatça su satardık yaz zamanları, “ buz gibi soğuk sudan içen” diye nameli bağırışlarla. Bir yaz teyzemgille pazarlara çıkmıştım. Sebzecinin yanında çalışıp para kazanıyor eve sebze falan getiriyor mutlu oluyordum. Teyzemler kilim satıyorlardı, semt pazarlarında. Semtte o gün pazar yoksa, sokaklarda kırmızı arabayla gezerek satış yapmaya çalışırlardı. Arabanın mikrofonlu, megafonumsu bir zımbırtısı vardı. Bizim mahalleye geldiklerinde arabaya biner, mikrofonu ele geçirmenin yollarını arardım. Elime geçtiğinde çirkin sesimle anlamsız türküler söylerdim bütün mahalleye. Sami eniştem biraz huysuz bir adamdı ama severdi beni. Bazen çocuklarla toplaşır, bütün dünyaya sesimizi duyuruyormuşçasına, mikrofondan şarkılar söylerdik. En sık söylenen türkü “burası muştur, yolu yokuştur”du.


Sene 98 falandı sanırım. Sezai abim ve Atakan abim, bize gelirken muz likörü getirmişlerdi. O akşam içilmişti likörün bir kısmı, bir kısmıysa kalmıştı. Sabah uyandığımda tepeme dikip yuvarlamıştım likörü. İlk sarhoşluk deneyimimdi, hayal meyal hatırlıyorum.


Mahallenin marijinal ailesiydik biraz sanırım. Evimizin duvarlarında Hz. Ali resmi vardı, komşular kim olduğunu biliyorlardı ancak –taciz olsun diye- anneme kim bu adam deden mi falan diye sorarlardı hatırlıyorum. Annem de engin dini bilgileriyle döverdi onları kendince. Bu da ayrı bi  komiklik.

Annemle babam severlerdi birbirlerini o zaman. Sarılırlardı, öperlerdi hatırlıyorum. Bi akşam üstü, annemle babam koltuğa serilmiş televizyon izliyorlar. Biz de çocuklarla kapının önünde oyun oynuyoruz. Neyse su içmek için komşunun kızı Sevcan eve girmiş, o esnada oturma odasında babamı, annemi öperken görmüş. Bütün mahallede bir hafta konuşulmuştu. Aleviler öpüşüyormuş falan. Sanki Sünniler öpüşmüyor ne garip.

...

Akşam akşam ıvır zıvır bir sürü şey geldi aklıma. Gülümsedim. Sonra aklıma sevmek geldi. Birini sevmek incelik istiyor. Küçük bir ağacı, güzel bir şarkıyı, bir bebeği, kardeşini, bir insanı… Sevmek güzel şey, hummalı şey, incelikli… Acı da bir şey galiba. İnsan severken güzel yine de. Sevmek ama tek başına bir şey. Herkes kendince, kendi üslubunca seviyor….


23 Ekim 2016 Pazar

Çeliktepe'de Bir Oda

Ne zaman bir aşk olsa adı mutsuzluk oluyordu. Cennetin şol değildi ırmakları ve asi kızlar “sometimes a person never comes back” diye isyan çıkarıyordu. Kına gecelerinde gizlenen zulmün ve bir insanı sevmenin yüklediği acıya isyan ediyordu kızlar. Doğacak kızları için endişeli olanlar sakınıyordu ve adını hiç bilmedikleri insanlar onlara alkış tutuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, bu dünyaya açılıyordu camları. Çift camlardan ses gelmiyor türküsü boşa çıkıyordu çünkü sokaktan gelen motor sesleri, sokak gürültüleri, bir gelin alma merasimi ve diğerleri hepsi içeri hücum ediyordu. Hikayesini bilmediğimiz ama tahmin edebildiğimiz milyonlarca ya da milyarlarca insan-lar. Her birini keşfimiz, yeni bir dünya diye anlam bulurken o anlamları yaratanın biz olduğunu anlamayacak kadar şuursuzduk.

Ve Çeliktepe’de bir oda, odanın bulunduğu apartıman dairesinin kapısı, tek ışığı yanmayan fotoselli bir apartman koridoruna açılıyordu. Merdivenci kadın için her bir dairenin önünde 10 litre hacimli şaşallar bulunuyordu. Bir zamanlar pembe olan ve şimdilerde rengi kararan korkulukları çok sıkılmış gibiydi, hızlı değil ama çabuk çabuk çıkın diyordu. Belki de dermanı yoktu kim bilir? Apartımanın kapısı sol köşesinde çöplerin biriktiği bir sokağa açılıyordu. Sokak Çeliktepe’nin girişine uzanıyor, solunda balıkçı sağında patsocu az gerisinde kebapçı ve tam karşısında çiğ köfteci. Sonra bu fast food sokağı bir gökdelenin düz yoluna uzanıyor ve diğer gökdelenlerin gölgesinde boğuluyordu.

Kadın her sabah bu sokaktan geçiyordu, sıradanmış gibi geçiyordu ve fakat oturup düşününce mekanın felsefesini bile yapabiliyordu. Zaman boşluğunun felsefesiyle dans ediyordu bu sokak. Bir çok amaca hizmet ederken bir çok gizi saklıyor bir çok anlam taşıyordu. Sokak kendinden taşıyordu dünyaya açılıyordu ve bu zavallı sokağın zavallı insanları kurmalı saat gibi, kurulup çalıp tekrar kuruluyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, camından dışarı bakan bir kızın bazı kızların ve bazı insanların odası belki de. Dünyaya ve gökyüzüne selam duruyor bu oda. Bu oda eski kilimi, eski komidini ve sigara dumanından renk değiştirmiş duvarıyla sadece kendiyken farkında olmadan bir çok anlamı alıyordu içine, dünyaya taşıyordu. Çay demliğine, sandalyeye, yatağa, insana ve bir çok eşyaya kol kanat geriyor ama onlara sahip olmuyordu.

Ve Çeliktepe’de bir oda, umutlu bir sevmenin sahibi karamsar dünyasına kol kanat geriyor. Kendinden haberi yok bu odanın ama şarkıları çok iyi biliyor. Gökdelenleri göremiyor ama gölgelerine maruz kalıyordu, bir alt caddeyi göremiyor ama sesine maruz kalıyordu ve içinde yaşayanı taşıyor ama onu anlamıyordu.


Ve Çeliktepe’de bir oda, ondan çok şey bekleniyor. Tıpkı bizlerden beklendiği gibi, tıpkı bizler gibi kendinden olmayan birçok şeye maruz kalıyordu. O odayı hiç anlamayacaktık tıpkı anlaşılmadığımız gibi. O sadece bir oda ve mağdur bir oda. 

2 Haziran 2016 Perşembe

hiçbirşeyci bakış açısının bahar erzansal düzlemde debelenişi ve orkestra

Tüm işleyişi kavramanın verdiği rahatlık ve orta rakımda bir düzlükte dolaşmak eş değer. Her nasıl ki coğrafi kurallar var idiyse, her nasıl ki 2+2=4 ise ve ki bu denklem aynı zamanda 2x2’nin eşiti ise, yaşam da farklı yolların çıktığı ortak bir noktaya tekabül ediyor.

Uzunca bir zamandır düşünüyorum, debelenirken içinde ve çıktıktan sonrasında, emanet verdiğin bir şeyin geri dönüş sevinci çekebileceğin acı düzeyinde kıymetli oluyor. Ama olsundu, kuyruğunun kısılacağını bilse de kedi, son anda ani bir hamleyle o kapı aralığını değerlendirmek ve kendini gerçekleştirmek istiyordu.

–Al bak çiçek topladım götüne sokarsın-

Solcular olarak karanfile çok anlam biçtik, en nihayetinde eski mahalle kasaplarında kesilen büyük başın götüne süs olsun diye monte ediliyordu. Düşünsene bir cinayet ne kadar süslü olabilirdi? Güllere anlam, karanfile anlam, papatyaya sadelik, etnik mutluluklar, çokca acı ve rasyonel düşündüğünde kazanabildiğin bir hiç. Hayat deneyimlerim bana, her şeyin birgün tıkandığını anlatıyor.

-Yaşama sevincini emanet etmiştin o elemana ama merak etme geri alacaksın-

Mutlu olmanın anlamı derindi, acı çekmeninki daha mühimdi bence. Ve biz modern çağın insanları ya da romantik olacaksak mini Donkişotlar, çarkın içinde çabalayıp duruyoruz. Çok tatlı etiketlerimiz, görmekten hoşlanmadığımız gerçeklerimiz, kendimizi anlatma isteğimiz ve diğerlerini anlamama direncimiz her zaman çok canlı. Oysa evetti, dünyanın her hali bir sürekli bir değişimin göstergesiydi. Bir zincir vardı, döngüsü vardı, rutinin içinden yeni bir şey üretiyordu; mühim olan da buydu bence. Severken, sevişirken, kavgaya girişirken ya öfkeni ya sevincini ya da herhangi bir şeyini emanet etmiştin pek sevgili dostum. Artık onu almanın vakti gelmedi mi?

-Karma değil bu, anlam yükleme, gerçekliğin kendini yeniden üretişi diyebilirsin.


Ve kendimizi yeniden üretmenin koşulları; iyi maaşlı işler, sevdiğimiz arkadaşlar, anlayabildiğimiz kadarıyla dünya, anlayamadığımız kadarıyla bizim gibi olmayan insanlar. Kimseyi halaya davet ettiğim yok, birbirimizi ignore etmenin vakti gelmedi mi?

9 Şubat 2015 Pazartesi

Sonra

sonra hiçbir şey yoluna girmedi, kimse hiçbir hikayenin sonunda mutlu olamadı. 40 yaşına dahi gelsen saçını başını okşayacak bir annen, senin için kaygılanacak bir baban; 70 yaşına gelsen dahi seni sevecek bir sevgilin olmayacak.

kimse kimseyi sonsuza dek sevmiyor, anlayın artık. her şey hıçkırıklar içinde ağladığınız bir akşam patır patır beyninize düşüyor, göz yaşlarına sebep olan her şey ama her şey hayatın ta kendisi. hayat kimse güller, şekerler, şerbetler ve güzel günler sunmuyor. sen içlerinden sana göre olanları seçip gül sayıyorsun.

kafanı yumruklasan da, dişlerini sıksan da, duvarlara kafanı vursan da o anları; mutsuzluğunu değiştiremiyorsun. zamanla ama sadece zamanla, sakin olmaya çalışarak, sakin kalarak ve sabrederek artık eskisi kadar sinirlenmediğini öğrenmen zor oluyor. ama bunun dışında yapabileceğin hiçbir şey yok. nihayetinde kimse seni senden çok düşünmüyor.

kurduğun sevgili dünyanda, naiflikler diyarında, incelikli düşüncelerinin arasında bir anda bir kara böcek olduğunu farkediyorsun. kara düzen var, manifestosu yok yaşamın, alabildiğine deneysel ve alabildiğine hoyrat.

sakin kalabildiğin şeyler olduğunda büyüdüğünü anlıyor, boşvermeyi öğreniyor hep ama hep eriyorsun. heyecanların, hayallerin, aşkların ve daha nice mutluluğa açılan kapının kafanda kurduğun bir teselli masalı olduğunu bir karpuz gibi damdan düşüp yerle yeksan olunca anlıyorsun. acı oluyor, canın acıyor evet ve gece üçlerine kadar başın çatlıyor ama anlıyorsun.

insanların eninde sonunda ne kadar bencil olduğunu anlaman için kendine bakman gerekiyor. hiç birimiz iyi insanlar değiliz kabul edelim artık.

18 Ekim 2014 Cumartesi

18 Ekim, Bitmeyen Dert

Allahtan ve her türlü merhametten uzak, şah damarın kadar yakın yoksunluk. Yaz günü üst solunum yolu enfeksiyonu geçirmiş gibi, yutkunması zor gerçekler.

Ne zaman buralara geldiğimi bilmiyorum. Oysa kendimi aradığım, hakikati bulmaya çalıştığım falan da yoktu. Yalnızca daha dingin olmak istiyordum. Bir arsayı yol yapan, karşılıklı dizilmiş tahta binaların pencerelerinden bağlanan, o çektikçe karşındakini sana getiren çamaşır ipinde asılı bir kaç beyaz çamaşır gibi dalgalanmak istiyordum sokaklarda. Ana eli değmiş gibi baba yolu gözler gibi... Kendinden yalnızca bir yaş küçük kardeşinin bebekmişçesine üstüne titremek, yıllar sonra gelen üç yaşındaki kardeşin anası gibi olmak; bütün yeryüzü kardeşlerime aynı itinayla sarılmak isterim.

Sırrın içinde sır, hızır gibi, kuyudan çıkan yusuf kadar alçak gönüllü, kırklar makamı kadar ulu, kırkların ceminde sonsuz olan üzüm tanesi gibi; dünya hepimize yetebiliyordu. Kimdi bu dünyanın hızır paşaları, muaviyeleri, soysuzları.

Yolu mu sevdim, yolculuğu mu bir türlü karar veremedim. İş çıkış saati minibüsünden sarkan yolcu gibiydim hayatta; düşme riski yüksek olsa bile zorluyordum. Ve o halimle kulaklığım düşmüyordu kulağımdan, herhalde düşmemem için moral olmaya çalışıyordu. Oysa çalan şarkıların en umutlu yanlarında bile gözlerim dolabiliyordu. Hiç bir zaman Amelie filmindeki gibi soft mutsuzluklar yaşayamacak olmanın bilincinde, hiç bir zaman dünyayı kurtaran süper kahraman olmayacağını bile bile yaşamak çok ağır geliyordu. Hele ki hayal gücü iktidara diyen, tanımadığımız ama bize soluk katan dostlar yitip giderken.

Ölüm çok garipti, hem ondan olanca şiddetle kaçıp, hem onunla hem onu istemeyerek. Öldürerek, tüketerek yaşamak; en büyük çelişki buydu belki de. Neden orada olduğunuzu bilmediğiniz zamanlarda, sıcak bir yaz akşamının tüyleri ürperten yalnızlığını hissedersiniz.


Alevler yükseliyor, gök kuşakları eşlik ediyor, bir kaosun yüreğinden hürriyet iniltileri yükseliyor. Tükenmiyorsun, bitmiyorsun, öfken patlıyor, sığmıyorsun ama ölmüyorsun da.


26 Temmuz 2014 Cumartesi

Temmuz 26

 Son zamanlarda çok evde kalmış, çok yorulmuş, çok miskinleşmişti. Miskinliğin ve işsizliğin işe yarayacağını düşünmemişti hiç. İçine, maneviyata ve huzuru aramaya doğru bir dalış halindeydi. Daha evvel içinde olduğu bir çok şeyi 10 metrekarelik odasından, bilgisayarından, evin balkonundan, izlediği filmlerden ve okuduğu kitaplardan tekrar tekrar anlamaya çalışıyordu. Klasikti ama insan oluş halindeyken meselenin aslını kavrayamıyordu.

Bir şeyleri yapmaktan bir şeyleri izlemeye geçtiğinde farklılaşıyordun. Dünyayı Taksim'den, Kadıköy'den izlemekle Esenyurt'tan, Bağcılar'dan izlemek arasında fersah fersah fark vardı. Ahlak dedikleri, ahlakçılık dedikleri, yanlış dedikleri, varoş dedikleri, yoksulluk ne bileyim işte çaresizlik dedikleri yaşayanla izleyen arasında algılama farkı olan şeylerdi. Zaten şu sikik dünyada her şey bir görece ihtiva ediyordu.

Falanca kimse filanca yerde içkisinin yudumlarken sokağında dahi yürüyemeyeceği yerler hakkında konuşmakta sakınca görmüyordu. Türk Kürdistan'ı konuşurken, halkını konuşurken yanından dahi geçmeyeceği yerler hakkında çok şey söyleme hakkını buluyordu kendinde. İstanbul'un bilmem ne isimli varoş semti hakkında, Cihangir müdavimleri, Mis sokak müptelaları bol keseden atıyordu. Birileri fuhuşu savunuyor, diğerleri yeriyor, öteki nötr kalıyor kimisiyse kafayı çekiyordu. Ancak tam da bunlar konuşuluyorken Esenyurt'un 100bin nüfuslu bir mahallesinde, Bağcılar'ın, Esenler'in belalı sokaklarında başka şeyler oluyordu.

Varoş insanını kahramanlaştıracak değilim. İnsanların çok standart yaşam kaygıları var ve muhtemelen yaşadıkları semtten başka gidecek yerleri de yok. Onların kaygılarını anlamak için içlerinde olmak gerekir, içlerinde olmak da yetmez bazen onlar gibi olmak gerekir. O yüzden birileri hep onlar üzerinde toplum mühendisliği yaparken bazı şeyleri düşünmez düşünemez. İnsanlık onuru adı altında yürütülen mücadelelerde varoş insanı, işçi sınıfı hep bir kenarda "veri"dir. Daha fazlası olamazlar. Oysa onca çelişkinin içerisinde alışılmamış bir ahenk vardır. Kulağa hoş gelen, edebi ancak özünde insan doğasının nasıl da mutasyona uğradığını ifade eden.

"Esenyurt'un sıvasız fransız balkonlu bir evinden "sebastian bach" notaları iftar sonrası rehavetini esrik bir eda ile yerle yeksan ediyordu. Bu varoş semtin sıvalı ve eski bir evinin arka sokağında fuhuş yapan kadınların isteksiz sesleri, kova yapan gençlerinin "kafası yeni geldi" nidaları yükseliyordu. Tüm karmaşanın, üzerlerinde yapılan hesapların çok uzağında yaşam devam ediyordu. Anlamak ve anlaşılmak umurlarında değildi. Sonuç olarak her insan ayrı bir dünya idi. Ve bu dünyalar neyin çevresinde, neyin neresinde döndüklerini bilmiyorlardı...

Birden gecekondunun önüne son model bir jip yaklaştı, içinden son moda yabancı pop şarkıları çalıyordu. Mantar topuk ayakkabısıyla, bağrı açılmış bedeniyle arabadan indi genç mahalleye şöyle bir göz attı. Her şey her zamanki gibiydi farkında olmadan algılamıştı bunu. Evine girdi tozunu serdi iki fırtta iş tamam. Yeni işler bekliyordu, köşe olacaktı, yoksulluğun içinde varsıllığa doyma çabasındaydı. Ancak insan yaşadığı yere benziyordu ne yoksulluğun ne varsıllığın 40 (kırk) yıl izi gitmiyordu. Odasına girince Hakkı Bulut açarak takılmaya devam etti...

Olası bir devrimin umudu vardı bir yerlerde... Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar "her şey" emeğin olacaktı. Katliamlar kınanacak, faşist lanetlecek ancak hep olgunlaşamayan devrim şartları nedeniyle yarım kalacaktı devrimler. Güzel günlerde halay çekilecek, devrimci bir eylem olarak gülünecek, günün birinde kahpe bir pusuda, namussuz bir kavgada bir yoldaş daha gidecekti. Erdemli olmak ölüm demekti. Er ya da geç tadılacaktı...."

İki yüzlü davulcular, yalancı bayramlar, sevinmeye neden olabilecek her şey birer para tuzağıydı. Sevinecek hiçbir nedenimiz, sığınacak hiçbir limanımız ya da tam anlamıyla sonuç verecek hiç bir mücadelemiz olmadığı için özel günler yaratıyor, özel ritüeller çıkartıyor ve bir şeylere tapıyorduk. Arkadaşlarla toplanıyor, dünyayı kurtarıyor, çeşitli hülyalara dalıyorduk. Ancak bir şeyler ters gidiyordu, bir şeyler hep yarım kalıyor ve olmuyordu. Olmamıştık, olamıyorduk. Orada kaldık. 




19 Mayıs 2014 Pazartesi

Hüznünüz İsyan Olsun


"Ağır ağır geldiler
Sonra hergün geldiler artarak geldiler
Kadınları çocukları ve alkışlarıyla
Yoğurt mayalar gibi geldiler
Pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi
Su gibi ateş gibi
Her gün yeni ağızlar eklendi ağızlarına
Yeni yollarla tanıştı ayakları
Her gün yeni kabuklar çatladı
Yeni kulaklar işitmeye başladı söylediklerini
Bir kent oldular sonunda
Ve adını değiştirdiler ülkenin"1


İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin raporlarına göre 2014 yılının ilk 3 ayında 276 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmişti. Yine aynı meclisin daha evvel yayınladığı rapor ve çalışmalara bakarsanız Türkiye'nin "iş kazalarında" ne vahim durumda olduğunu görürsünüz. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın verileri ise tabiatıyla gerçekleri yansıtmıyor. Dün de Soma'daki özel maden ocağında gerçekleşen patlamada, açıklanan rakamlara göre (şimdilik) 252 insan yaşamını kaybetti. Sendikaların tepkisi içler acısı, devletin tavrı kan donduruyor, insanlar "tane" oluyor; bedenleri bir bir yer altından çıkarılırken.

Bu bir yas yazısı değildir. Acının, hüznün, öfkenin isyan olması gerektiğini düşünüyorum. Birileri zengin olsun diye, yer altında ve üstünde kötü bir yaşam, insan dahi hiçbir canlıya yakışmayan koşullar dayatılırken elde ettikleri kârla şehirleri rezidans, avm ve plazalarla "lüks" bataklıklara çeviriyorlar. Onlar bunu yaptıkça kendimize, insanlığımıza ve bil cümle tabiata yabancılaşıyor ve makinalaştırılıyoruz. Aramıza nifak tohumları ekiyorlar.

Bizleri birer kurbanlık gibi katlediyorlar. İstikrar sürsün Türkiye büyüsün diye, her yıl yüzlerce işçi yaşamını kaybediyor. Ölümler basit birer sayı oluyor ve bir iki insan ölünce daha az ses çıkıyor; sanki ölümün azı makbülmüş gibi. Yüzlercesi ölünce "şehit" oluyorlar. İşte açmaz da burda başlıyor. Şunu artık söylemek gerekiyor: "Şehit mehit değil madenciler, daha fazla kâr için en kötü koşullarda çalıştırarak öldürdüğünüz, insan yerine koymadığınız işçiler."

Dün patlama gerçekleştiğinden beri HDP ve CHP'nin Soma'daki maden ocaklarıyla ilgili verdiği araştırma önergelerinin AKP grubunun oy çokluğuyla reddedilişinin belgeleri dolaşıyor sosyal medyada. Kendini akademisyen olarak tanımlayan kimi leş kargaları karbonmonoksitin tatlı bir ölüme neden olduğunu söylüyor. Ülkenin başbakanı ve şürekası gerek mecliste, gerek bir takım etkinliklerde ağzı kulaklarında pozlar veriyor ölen işçiler madenden çıkarılırken. Formaliteden bile üzülmüyorlar, o kadar kara kalpliler o kadar gözleri dönmüş.

Sonra birileri çıkıyor, işçinin hakkını arayan muhalefete, "ölüm üzerinden siyaset yapmayın" diyor. AKP taraftarı kimseler ve AKP'nin sosyal medya ekibi twitterda başbakanları için övgü yüklü tagler açıyor hit olsun diye, Soma'da yaşananlar bilinmesin, duyulmasın diye. Hep bir ağız olup Haziran yaklaşırken bu patlamanın yaşanması manidar diyorlar, neredeyse işçiler hükümeti yıpratmak için öldü diyecekler. Korkuyorum ki derler. Toplu taşıma araçlarında, okullarda, iş yerlerinde, sokaklarda yaşanan olayın cinayet olduğunu, hükümetin ekonomi politikalarının sebep olduğu söylendiğinde siyaset yapmakla suçlanıyor insanlar. Üstlerine yürüyorlar, küfür ediyor, tehdit ediyorlar. Hükümet öyle bir algı yaratmış ki siyaset yapmak kendilerinden başka herkese yasak! Bizde ise öyle bir yer etmiş ki siyaset yapmadığımızı kanıtlamaya çalışacak kadar ürküyoruz.

İşte burdan başlamak gerekiyor siyaset nedir, ne için yapılır, kimle yapılır diye sormaya. Devletler niçin var? Ne ara bu derece ayrıştık diye sormak gerekiyor. İnsanlar neden katil başbakanlarını bu kadar seviyor? Neden soyulurken, ölürken, sürünürken başbakanlarından vazgeçmiyor. Neden google aramalarında Soma'nın seçim sonuçları en üstlerde yer alıyor? Biz neyi yanlış yapıyoruz demek gerekiyor. Bizden olmayana üzülmeyecek kadar kalbimiz ve bilincimiz kara bağlamadı! Birimizden binimize şimdi siyaset yapma zamanı. 15'inde çocuklarımızın, garibanın, yoksulun, kadınların, işçi sınıfının, bizim hepimizin yegane kurtuluş yolu, isyan! Korkmadan, korkutmalarına izin vermeden, başı dik. İşte bu yüzden dua etme, rahmet dileme, isyan et kardeşim! Hüznün isyan olsun güzel kardeşim! Yalnızca bugün değil, kurtuluşa dek isyan!



1Kemal Özer


24.05.2014 tarihinde sendika.org'ta yayınlanan yazımdır...
http://www.sendika.org/2014/05/huznunuz-isyan-olsun-bahar-erzan/

Korkun Bizden



 94 yılının Temmuz ayında, sıcak bir akşam vakti, hayatımın şimdiye kadarki bölümünü yaşadığım semte Esenyurt'a taşınmıştık. Esasen babadan Kumkapılı olmakla birlikte sılamız Orta Karadeniz'in güneyinde bozkıra çalan Tokat'tı. Yokluğun, yoksulluğun bağrından gelip belki daha lüks bir yoksulluğun ortasına düşmüştük. Bir şeyleri aşıyor, bir şeyleri geçiyor ama yine de yoksul kalıyorduk. Herşeyden önce garibandık, kendimizden ve kendimiz gibilerden başka kimsemiz de yoktu. Birbirimize acımazdık, birbirimizi bilir ama anlamazdık.

4 yaşında bir çocuktum Esenyurt'a geldiğimde. Kapının bacanın açık bırakıldığı, eski ahşap Ermeni evlerinin hakim olduğu, eski kimliğini yitirmiş, ghettolaşmış Kumkapı'yı bırakmıştık. Çayırın çimenin bol olduğu koca bir köyün, yokluğun yeri aşındırdığı, eski arap mezarlığı rivayetlerinin döndüğü bir yerdeydik; ıpıssızdık, yalnızdık. Makri Teyze'yi bırakmıştık, Hase'yle Yeto'ya merhaba demiştik. Çocuk aklımla bunları düşünemiyordum elbette, her şey bir kaç kare olarak aklımda ve sokakların halleriyle... Velhasılı burayla büyüdüm ben, bura da benle büyüdü. Paçamızdaki çamurdan tanınıyorduk. Hiç unutmuyorum kardeşimin sünnetinde yollara mıcır dökmüşlerdi, asfalt da gelecek diye çok sevinmiştik.

Bizim bahar geldiğinde çimlerinde yuvarlanabildiğimiz tarlalarımız, komşumuzun yetiştirdiği inekten sağılmış sütlerimiz, arka bahçelerimizde yetiştirdiğimiz tavuklarımız ve dalabildiğimiz ağaçlarımız vardı İstanbul'un bir köşesinde...Anarşist bir semt miydik yoksa "yokluk bizi mecbur etmiş, gurbeti biz mi yaratmıştık" bilmiyorum. (Büyüdükçe asileşiyordum, kavgacıydım, okulda bilhassa erkek çocuklarıyla kavga ederdim, biraz garip bir kız çocuğuydum.)

Asiliğimiz dışarda kalışımızla mı ilgiliydi yoksa yaşadığımız semte mi benziyorduk? Hıncımız birbirimize mi işliyordu yoksa nazımız yalnız birbirimize mi geçiyordu? Bilmiyorum. Her varoşun kendine munhasır halleri, kendine has raconu ve bir dili olur. Esenyurt belli bir yerden sonra lümpen büyüdü her büyükşehir varoşu gibi. Çünkü üzerimizde oynanan bir takım oyunlar vardı, komplo değil ha yanlış anlaşılmasın. Korkuyorlardı bizden, korktukça üstümüze oynuyorlar, plan yapıyorlardı plan! Nitekim kısmen de olsa işledi planları, biz gardımızı iyi aldık diye düşünüyorum. Alamayanlara üzülüyorum, o tutsaklıktan kaçacaklarına inanıyorum. Nihayetinde gariban insanlardık ve bu garibanlık geçmek bilmiyordu. Üzerimize sinmişti ve yıllarca gitmeyecekti, ki gitmesindi zaten. Birbirimize tutunacak dalımız bir o kalmıştı.

Derken zaman çabuk geçti, çok çabuk geçti, çok çabuk büyüdük, çok çabuk eriştik. Çok çabuk daldan düşmekten korkuyorum. Aynı sıralarda oturduğum, aynı sokaklarda koşturduğum arkadaşlarımın çoğu evlendi, erkekler minibüs şoförü oldu, kızlar evlenene kadar tekstilde çalıştı. Ayrışmaya başladık, birbirimizi anlamamaya. Birbirimize tutunacakken, başka şeylere sığınmaya, tanımadığımız kişilere saklanmaya. Ama bizi aynılaştıran bazı şeyleri hiçbir plan bozamazdı. Ek iş yapan, ev kapımızı boyayan, eve ekmek alan babalarımız aynıydı bizim. Biz vita kutularında çiçek yetiştiren, akan soba borularının altına sek yoğurt kovasını telle yerleştiren annelerin çocuklarıyız. Akıllı olacaksınız!

Yani demem o ki Müslüm Baba'nın dediği gibi "yakarsa bu dünyayı garipler yakar". Düşen başlarımız, çatılan kaşlarımız, asileşen ruhlarımız birbirimize çatmaktan birgün vazgeçecek. Bir gün varoşlardan sel olup, şehri istila edeceğiz. Birgün her sokak 1 Mayıs alanı olacak, birgün tekstil atölyelerinden, direksiyon başlarından, evlerimizden, kapalı ne varsa ne bizi hapsediyorsa oradan dört bir yana akacağız. Haklı sebeplerimiz, birbirimize omuz verecek gücümüz, birbirimizin derdine çare olacak yüreğimiz var. O günün özlemiyle, bozkırın hüznüyle, ghettonun arabeskiyle, öfkemizi isyan etmeye geleceğiz. İşte o zaman korkun bizden!



27.04.2014 tarihinde Fraksiyon.org'ta yayınlanan yazımdır...
http://fraksiyon.org/korkun-bizden/

Çocuklar Ölürken

Kapitalizmin karakteristik yapısı, daha çok kâr için insanları yalnızca birer "girdi" olarak görmesi ve daha nice özelliği yıllardır hepimizin ağzında döndürdüğü bir takım laflar. Bu tarafı yani muhalefetimizin teorik kısmı bir yana ben insan olmaktan bahsetmek istiyorum. Sadece insan kalabilmek.

Türkiye Cumhuriyeti gerisinden, berisine varana kadar çeşitli çelişkilerin barındığı, çözüme ve demokratikleşmeye muhtaç bir yapıya sahipti; çalışma ilişkilerinden gündelik, sıradan ilişkilere... Demokrasinin şapka gibi takılan bir şey olmadığı anlaşılana kadar atı alan Üsküdar'ı geçmişti. Velhasılı lafı çok da dolandırmadan gelişmeyen sorgulama ve hesap sorma kültürü, haksızlıkları sineye çeken ve kanıksayan bir toplum yaratmıştı. Bugün hala bunun sancılarını çekiyoruz. Burjuva demokrasisi dahi işlemiyor bu ülkede, ne olduğu belirsiz bir "üçüncü" dünya ülkesiyiz.

Alıştık çoktandır iş kazalarında insanların ölmesine. 2013 yılında 1203 işçi çalışırken hayatını kaybetti ve yaşamını yitiren 1203 işçiden 59'u çocuk. Bu bilgiler İstanbul İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin arşivlerinden; kayda geçmeyen ve haberimizin olmadığı kim bilir kaç ölüm daha var. Yani bu sayılardan çıkardığımız şu, her hafta en az bir çocuk, "çalışırken" yaşamını kaybediyor. Çocuk ve çalışmak yani ekmek parası kazanmak, sabahtan işçi kervanlarına dizilip birileri daha fazla para kazansın diye kendini heba etmek, ölmek... Düşünsenize ölmek bir çocuğa ne kadar yakışabilir?

Adana'da pres makinasına sıkışıp ölen 13 yaşındaki Ahmet Yıldız'ı hatırladınız mı? Hani canı için, 30 bin lira paha biçilmiş ve 24 aya taksinlendirilmişti. Hani işveren olayın trafik kazası olduğunu söylemişti. 16 yaşındaki Muhammet İsa Soysal peki? Ailesine "oğlunuz 65 yaşına kadar yaşardı, asgari ücretle çalışırdı" denilerek canına 47 bin tazminat biçilmişti. Dün yalnızca 6 yaşındaki Yücel Arı, yine "ekmek parası" için kağıt toplarken bir kamyonetin altında kalarak can verdi; yanında 12 ve 16 yaşlarındaki abileri de vardı. Geriye bir annenin acı çığlıkları kaldı "yavrum ölme...çok küçüksün...".

AKP iktidarı, iktidarının çocukları, gemicikler, ayakkabı kutuları vesaire bunlar üzerinden bir dil kurmak istemiyorum. İktidar olmayagörsün bir grup, parti, örgüt ilk düşündüğü şey cebini doldurmak. Ben insanlara seslenmek istiyorum, hani metroda "sağlam irade" afişinin altına "sağlam hırsız" stickerı yapıştıran gençlere "size ne beni soyuyorlar" diye çıkışan amcalara, göt kılı olan teyzelere, üç beş kuruş cebe dolduran AKP'nin mahalle ve sokak temsilcilerine...

Gezi eylemlerinde kafasına gaz fişeği isabet ederek ölen Berkin Elvan'a, iş cinayetlerinde hayatını kaybeden ve kelle parası biçilen çocuklara, Roboski'de katledilen çocuklara, TSK'nın kurşunlarıyla "terörist" sanılarak katledilen çocuklara; başbakan ve şürekasının ortadoğu planları için savaşa sürüklediği Suriye'de savaş ortasında kalan, ölen, göç ettirilen çocuklara hiç mi yüreğiniz sızlamıyor? Rabia'ya ağlarken, Ahmet Yıldız, Uğur Kaymaz, Berkin Elvan aklınızın ucundan geçmiyor mu? Oy verdiğiniz partiler memleketi savaş alanına çeviren yasalar çıkarırken ve kararlar alırken vicdanınız sızlamıyor mu? Çocuklarınıza ölüm biçilirken, 4+4+4 yasaları dayatılırken, inançlarınız pazarlanır ve akla gelmeyen insan simsarlıkları yapılırken hiç mi haberiniz olmuyor. Çocuklarınızın geleceğine şimdiden karanlık duvarlar örülürken hiç mi kaygılanmıyorsunuz?

Ey gidinin yetişkinleri, anaları, babaları size sesleniyorum. Sizin siyasetçilerle yeteri kadar çöplüğe çevirdiğiniz geçmişi ve bugünü haketmiyor çocuklarınız. Çocuklar madenlerde çalıştırılmayı ve oralarda ölüme terkedilmeyi haketmiyor. Onları 6 yaşında dahi çalışmaya mahkum eden bu rezil düzeni, rezil hükümetleri sorgulamanın zamanı gelmedi mi?

Ben çocukların ırkları yüzünden kurşunlanarak ya da mayınlara basarak ölmediği, gaz fişeklerinin isabet etmesi sonucu günlerce uyumadığı, pres makinasına sıkışmadığı, 6 yaşında kağıt toplarken bir kamyonetin altında ezilmediği, kaçakçılık yapmak zorunda bırakılmadığı bir memleket istiyorum.

Sevgili soyulmaktan dahi rahatsız olmayan, sorgulamayan memleketimin insanları bugüne kadar belli tasarruflarla oy verdiğiniz partiler zulümden başka bir şey getirmedi. Onlara dur demeyi bilin, sorgulayın, bugünün çıkarlarıyla çocuklarınıza ve gençlerinize insan onuruna yakışmayan işkencelerin ve ölümlerin yaşandığı bir ülke bırakmayın. Onlara yapabileceğiniz tek iyilik bu, gerisini gelecek nesiller halleder.

İnsan kalabilmek ve insanca yaşayabilmek, tek derdimiz bu.



12.01.2014 tarihinde sendika.org'ta yayınlanan yazımdır... 

http://www.sendika.org/2014/01/cocuklar-olurken-bahar-erzan/

Aşk ile geliyoruz





21. yüzyılın ironik başlayan ve sansasyonla devam eden yıllarındayız ve yine bir yıla veda ediyoruz. Bu kez gariban değiliz alnımız ak, hırsıza hırsız diyebiliyoruz katile katil. Hesap sormanın hak olduğunu bellemeye başladığımız zulmün gırla gittiği, başkaldırınınsa alıp başını yürüdüğü bir senedeydik, geleceklerin daha coşkulu olması dileğiyle.

Bilmiyorum ne ara hem Müslümcü hem şiirsever hem sokaklarda polise kök söktüren anarşistler olduk. Bir dostum demişti "baba yaşasaydı eline daşı, sopayı alır sokağa çıkardı" bense akbank reklamına atıfta bulunarak "yılların babasını neoliberal bir godoşa çevirmişlerdi biz onu yine de Zincirlikuyu illegalitesiyle analım" yanıtını vermiştim. Yani her şey değişiyordu doğrularımız yanlışlanıyor, yanlışlar değişiyor oksi moronlaşmış* kavramlar dünyasına giriyorduk. Atatürkçü, Apocu, teist, ateist direnmiştik dostluk sofraları kurmuştuk. Sahi dostluk neydi? Tanımadığın bir insanın gözlerine talcidli su dökmekti. Sevgi bir diğerinin derdine ortak olunca filizleniyordu. Aşk bir havai fişek atımıyla başlıyordu. Hüzünlüydük, aşıktık, öfkeliydik, anlaşıyorduk da biraz da romantik...

Yüzümüz kimi zaman yıkılmış bir barikatın hüznüydü, Taksim'de sapan tutan bir teyzeydi, Berkin'dik, Lobna'ydık, Medeni'ydik, Mehmet'tik, Ethem'dik, Ali İsmail'dik adını sayamadığım bil cümle direnişçiydik; birlikte olmayı birlikte ölmeyi öğrendik. Devlet dersinde ölen çocuklardık, Roboski'ydik, Reyhanlı'ydık şiirimiz karaydı, yüreğimiz deli. Şiirlerle, öfkelerle süsledik sokak duvarlarını, kömür kokulu sokaklara, varoşlara döktük isyanımızı, öfkemizi şarkı-garbı eksen edinmiş kara bir memlekete doğru haykırdık, tomaları dövdük, atmleri tarumar ettik.

Bizler iyi çocuklarız toprağı istiyoruz, yeşili, komşularımızı, gözlerimizin içine bakabilmeyi, gök kuşağının yedi rengini, bil cümle tabiatın kendini; avmlere sıkıştırılmış sinemalarımızı, tiyatrolarımızı, kitaplarımızı istiyoruz; beton yığınlarında kaybolmayan yüreklerimiz yaşamın şaka olmadığını anlayalı çok zaman oldu. Bizi yönettiğini zanneden kokuşmuş sürüleri, hırsızlar, alçaklar, katiller yaptıklarının hesabını verecekler. Umutla bakıyoruz yarınlara, direngenliğimizi, tazeliğimizi kaybetmeden, öfkemizi dindirmeden ama aşk ile geliyoruz yarınlara, yeni yıllara...

Aşk ile geliyoruz; hastane ranzalarından, mahpuslardan, Cihangir'in merdivenlerinden, Gülsuyu'ndan, Gerze'den, Esenyurt'tan, çocukluğumuzdan ve çocuk kalmışlığımızdan.

Ve Kazanıyoruz.



    Özgüç'e selam olsun.








29.12.2013 tarihli Fraksiyon.org'ta yayınlanan yazımdır...

http://fraksiyon.org/ask-ile-geliyoruz/

15 Aralık 2013 Pazar

hüzün mâmâfih

Unutmak, ihanetin eşiğinden girerek, odasına yerleşmek ve oralarda uzun süre kalmak gibiydi. Unuturken neden üzülürdü insan, bilemiyorum. Ben ki sobalarında kömür yakan, kömürü yoksa iki üç sokak yukarıdaki tekstil atölyesinden aldığı çaputları yakan insanların sokağıydım, isliydim, kötü kokardım, daha fazla üzülebilmem mümkün müydü? Unutmak dört nala yoksulluğa koşmak, bahar günleri çiçekleri görememek, koku alamamak gibi bir şeydi.

Adını koyamadığım bir acının pençesinde can çekişiyordum, anlayamazdın, anlatamazdım. Ben yine kendimi suçluyordum. Bu havaları hep Lale Müldür dizeleriyle dolduruyordum; "limon kokulu yağmurlu kadınlar, unutuşun beyaz romansıyla ölüyordu". Yani yine karanlık odalar vardı, yani yine sigaralar. Yani pejmürde yani hüzün mâmâfih.

Yine de  "serçeler benim kalbimdir", toprak yuvamdır, sokaklar arkadaşım. Şimdi anlıyorum; unuturken insan hayallerine üzülürdü, uzansa dokunacakken yabancı olmaya üzülürdü... Kışın soba üstünde yakacağı portakal kabuklarına, soyduğu mandalinalara üzülürdü, gözlerinin içinde göremediği parıltılara, elini tutarken titremeyen yüreğine üzülürdü. (Düşünsene bir daha taş dahi atmayacaktı seninle.) Bunların hepsi bir "ben"di, ben en çok bana üzülüyordum. Çünkü diğerleri zamanla unutuluyordu. Çaresizliğimizdi bakî olan, insanın doğası gereği diye geçiştirilen kötülüklerdi, imkansızlıktı.

Belleğin müthiş bir oyunuydu bu. Bellek bu kez el ele tutuşulmayacak sokakları, birlikte atılamayacak taşları, zulme beraber öfkenlenmemeyi işliyordu sayfalarına. Toplumcu gerçekçi değildi. Ve kişi'ye yüklediğimiz anlamın kayboluşuydu.


29 Kasım 2013 Cuma

kahramana dair

tanıdığım en güzel gülüştün, dudaklarının kıvrımları neşeli şarkılar söylüyordu. yabancı olduğum, bilmediğim diyarlarda gezerken, beklemediğim bir anda karşıma çıkan bir tanıdık gibiydin; en bulunmazından nimettin.

üzmezçiçekleri açmıştı gözlerinde, kanatlarında kekik taşıyan kuşlar vardı. gelecek güzel günlerin habercisiydin, takla atan kuşların sevinciydin.

seni düşündüğüm zamanlarda, şeker portakalını okumanın hazzını, zeze'nin mutsuzluğunu ve mutluluğu buluşunu hissediyordum. arka bahçeme ölmeyeninden şeker portakalları dikiyordum, duvarlarını resimlerle donatıyordum, bir bahar meltemiydin, gözlerimi kapayıp öylece kalmak istiyordum.

iki tarafı ayçiçek tarlası olan toprak bir yolda yürümek gibiydi seni düşünmek. şehre müptezelken, kıra duyulan hasrettin, sonbahar yağmurlarıydın. niksar'da, köyümüzde bir bahar yağmuruydun ki toprak kokardın, yeşil kokardın.

sen, bilinmez bir yolda susuz-ekmeksiz yürünebilensin. kani olmaksın, bir parmak dokunuşuyla eritebilensin, yaratabilensin, üzebilen, güldürebilensin.en güzel uykusun, bir güzel ıtırsın, rüzgarla yüzüme çarpansın. bir güzel düşsün, bir güzel ümitsin.

bunun farkında değilsin.

27 Ekim 2013 Pazar

Kasım'a giden bir tuhaf gece

Evimin bütün odalarında sigara içmiştim; sırayla her birini kullanmıştım. Müthiş bir özgürlüktü bu. Ayaklarım yalın dolaşıyordum, üşüryordular üşüdükçe de çorap giymiyordum. Evimin bütün camlarını açmıştım, her tarafını silip halılar sermiştim.

Ben sana bir şeyler yapıyor, ben seni düşünüyor ve senin için senden uzak durmaya çalışıyordum. Hayır bu bir fedakârlık değildi, gurur hiç değildi ben seni giderek sevebiliyordum. İnan sevdanın muhasebesini yapacak, beni şu kadar aradı bu kadar ilgi göstermeliyim diyecek biri değilim. İçimden sıcak ırmaklar aktıkça, buz gibi çöküyordu insanlar yüreğime. Deneme-yanılma, korunma-fayda sağlama çağıydı. Bazen şöyle kocaman bi' SİKTİR GİT diyesim geliyordu, dışarıya göründüğüme inat içim geçkinceydi. Naifliğimden değil, zayıflığımdan bi' türlü o siktiri çekemiyordum.

Sonra gittim çay demledim, kabuk tarcın, iki tomurcuk karanfil, çayın içine de biraz bergamot kattım; fena da olmadı içtim. Üstüne bir de sigara yaktım. Takribi olarak iki haftadır doğru düzgün uyuyamıyor, uyusam dahi en az 3-4 kez kalkıyordum. Üzmezçiçeği arıyordum, fesleğenlerimin adını üzmez koydum. Birkaç gün sonra öldüklerini gördüm. İçim soğudukça çiçeklerim ölüyordu, uyuyamadıkça göz çukurlarım derinleşiyordu. Oysa ben de Pisa kulesini taşıyormuş açılı fotograflar çekip eğlenmek isterdim; sadece susarak özlüyordum ama Ahmet Aslan gibi değil.

Ve sonra saksafon sesiyle karışık bir elektro gitar solosu yükseliyordu.

"Batı ghettolarından doğuya bir çığlık halinde
 çılgın hüzünlü"

Şairleri taklit etmekten çekinmiyor, düzenli olarak intihal yapıyorum. Vallahi sevdiğimden, kendileriyle bir sorunum yok. Gecelerin uzadığı, dertlerin yoğunlaştığı, insanların inandırıcılığını yitirdiği bir tuhaf mevsimdeyiz. Rüzgarlar yağmurla birleşip perdeleri dışarı çekerek ıslatacak, yağmur ve kar birleşip hunharca üstümüze gelecek benim gibi depresif romantikler de bazen donsa bile cıbır ayakla gezmeye devam edecek.

Kimseye samimiyetimi kanıtlayacak gücüm yok anlıyor musun beni?

19 Ekim 2013 Cumartesi

Arayış

yalnız kalmak istememenin türlü, haklı nedenleri vardı. beynime üşüşen düşünceleri kovmak adına insanların arasına karışıyordum. hayatı anlamayı, gereklerini araştırmayı ve mutluluğa erişmeyi çoktan gayelerim arasından çıkarmıştım. insan ne ile yaşarı arıyordum, yaşamaktı amacım; nasıl olduğu önemli değil.

bir yaşamı sürdürülebilir kılmanın ve huzuru tesis etmenin yollarını arıyordum. kimi zaman aşktı adı kimi zaman zihin dinginliği. yılların bindirilmiş kıtalar halinde üstüme gelişi henüz çeyrek asrı görmememe rağmen ciddi derecede hissediliyordu. insanı en çok harap edenin karmaşık duygular ve gri olduğunu henüz anlamıştım. hikayeler kurmaya çabalıyor ve kendimce eğleniyordum yine de yalnızlık kendini hissettirmekten bir nebze olsa bile vazgeçmiyordu. yanımda kalansa şarkıydı, şiirdi, hikayeydi.

13 Ekim 2013 Pazar

donukluğun tiradı

Acının en hafif halindeyim -tiksintiye dönüşen ve zarar vermeyen tarafından- kutsanmış bir acı bu. Akşamın derin seslerini arayacak, bunlara anlam verecek gücüm yok. Ümitsizliğe, yılgınlığa yer yok ama dövüşmeye de tenezzül etmiyorum. Zihnim bir piyanonun üstünde dans edercesine coşkulu biçimlerde eğleniyor. Sözleri ve onların derin manâlarını çözmeye gerek var mı?

Cemal Süreya en çok bu kadar oturabilirdi; "hayat kısa, kuşlar uçuyor". İnsanın kendinden menkul erdemleri yoksa yaşamının da bir derinliği yoktur. Saydam olmayan ancak sanal kabul edilebilecek iç içe geçmiş evrenlerin içindeyim. Nereden geldiğimi ve nereye gittiğimi bilmiyorum ama durmuyor delicesine koşuyorum. Şaşkın ördek gibi gezişimin nedeni belki de budur. Yaşamın bir derin sırrının olduğunu düşünmüyorum; her şey çok düz, çok sığ.

Elbette gülistana doğmadık, gülistanda yaşamadık, gülistanda ölmeyeceğiz ancak neden güllere düşman olalım? Belki de oldurulmaları yeterlidir, kün diyen biri tarafından.

8 Ağustos 2013 Perşembe

4 tanesi 1 lira

Bayram günlerinde kendini ebleh hissedenlerdenim ama buna dair bir şeyler söylemeyeceğim. Bunu size sıradan bir bayram gününden yazıyorum.

Sessiz mutsuzluklar vardır, kabullenmişsindir artık durumu ve bu ilk zamanlardaki kadar derinden üzmez seni. İnsan alışır, ara sıra bu mutsuzluğa neden olan şeyler akla gelir, yürek cızlar sonra normale dönersin. Baya baya normalleşir durumun, depremle yaşamaya alışan ancak deprem olduğunda panik yapan, sıradanlaşmış hallerle birlikte az biraz da obsesyonu olan birine dönüşürsün. Bazen aşk gibi biraz mutluluk verebilecek şeylerin peşine takılırsın, ilk zamanlar mutlu gibi olursun çünkü umut vardır içinde. Sonrası yine hüsran.

Ve farkedersin, kimsenin hayatında yer etmemişsindir, kimsede bir iz bırakmamışsındır, duygularını bozuk para gibi harcamışlardır keza seni de. Hatta belki de o kadar bile değeri yoktur. Arabesk durabilir hatta en klişesinden de olabilir bu söylediklerim ama insanlar birine kıyamazken seni çok rahat harcayabilir. Hayatın cilvesinden midir, kaderin sillesinden midir bilinmez nerden düştüğün belirsiz bir boşlukta debelenip durursun. Kimsenin biriciği olmamışsındır, kimse bıraktığın acıdan ötürü "o" demez sana ya da kimseyi pek de öyle mutlu etmemişsindir. Öyledir işte sıradan olmamak adına çırpınırken sıradan, pazardan 4 tanesi 1 liraya alınmış temizlik bezi gibisindir. Hiç bir zaman sukoçbırayt ya da vileda olamazsın çünkü insanlar sana geldikleri zaman duygularını, dar gelirli bir ailenin kısmıklığıyla vermeye başlarlar. Sen kendini ne kadar seversen sev, ne kadar yüceltirsen yücelt 4 tanesi 1 liraya satın alınmış çabucak kullanılıp atılabilen, vazgeçilebilen basit bir beze dönüşürsün. Gerçekten öyle olduğun için değil ama ne için olduğunu da bildiğimi sanmıyorum.

İşte öyle mutsuzluğuna, stabilliğine ya da kötü geçeceğini kabullendiğin haline geldiğinde dank eder aslında ucuz bir bez parçası gibi görüldüğün. Senin yerin daima semt pazarlarıdır, Migros'larda işin yok.